Mirasın Son Halkası - Bölüm 1: Avuçtaki Kor

https://youtu.be/h1dc_Db93JQ
https://open.spotify.com/episode/0w8itVPsVJQe22fykzB3c1?si=y9BOHhkLTgKKQTlEYHTykw

AVUÇTAKİ KOR

Dükkanın içi buram buram yıllanmış toz, paslı pirinç ve çürük ahşap kokuyordu. Zaman bu dört duvarın arasında sıkışıp kalmış, sokağın o hızlı, acımasız akışından bütünüyle koparak kendi içine çökmüş, çürümeye yüz tutmuştu. Dedesinin vefatından bu yana, buradaki her bir eşya sanki yas tutuyor, üzerlerine çöken gri toz tabakasıyla yavaş yavaş görünmez olmaya çalışıyordu. Arda, vitrinin köşesindeki o kırık bacaklı, ağır oymalı sandalyeyi kaldırırken genzini yakan, boğazını zımpara gibi çizen kuru hava yüzünden şiddetle öksürdü. Ağzında sabahtan beri geçmek bilmeyen o acı, metalik tat vardı; bu, bütün gün hurdacıdan taşıdığı ağır pirinç şamdanların, oksitlenmiş aynaların ve asırlık döküm daktiloların ciğerlerine işleyen görünmez bir bedeliydi.

Sızlayan, soğuktan ve yorgunluktan derisi çatlamış parmak boğumlarına rağmen sandalyeyi dar, eşyalarla tıka basa dolu koridorda geriye doğru çekerken, dikkati bir anlığına dağıldı. Sokağın cılız ışığının zor aydınlattığı köşede, ayağı yerinden oynamış, ucu kalkık gevşek bir tahtaya fena halde takıldı.

Kollarındaki o ağır yükle dengesini tamamen kaybedip geriye doğru sendelediğinde, omuzu dükkanın en karanlık köşesinde, rutubetten şişmiş duvarın dibinde duran o ağır, paslı demir sandığa büyük bir gürültüyle, sertçe çarptı.

Bu, sıradan bir eşya değildi. Dedesinin ölümünden beri kapağına bir kez bile dokunulmayan, varlığı dükkanın içinde sessiz bir tabuyu andıran asma kilidi pas tutmuş kadim bir sandıktı. Çarpmanın şiddetiyle, sandığın köşesindeki yıllara yenik düşmüş, çürük deri kaplama tiz, adeta inleyen bir ses çıkararak boydan boya yırtıldı. Arda dişlerini sıkarak, acıyan omzunu tutarken ağzından boğuk bir küfür kaçtı. Ancak tam o esnada, yırtılan o geniş çatlağın arasından sızan donuk, yeşilimsi bir parıltı gözüne çarptı. İçerideki zifiri karanlığa ve dükkanın o ölü atmosferine tezat oluşturan bu soluk ışık; durağan değildi. Ritmik bir şekilde, adeta kendi içinde hapsolmuş bir kalp gibi yavaş yavaş, nefes alıyormuşçasına titreşiyordu.

Normal şartlarda, şu anki tükenmişliğiyle tek istediği o gıcırdayan paslı kepengi indirip kilitlemekti. Midesindeki o haftalardır süren kazınma hissini bastıracak tezgahın altındaki bayat, yarım çorbayı içmek ve rutubetli evindeki yatağına çöküp deliksiz bir uykuya dalmak için can atıyordu. Ancak o yarıktan sızan ışıktaki açıklanamaz, hipnotik çekim, tüm yorgunluğunun ve batıl korkularının önüne geçti. Bedeni adeta kendi iradesinden, kendi mantığından bağımsız bir şekilde, görünmez bir iple o yarığa doğru çekildi. Eli, o yırtık deri parçasının içine doğru usulca uzanırken, parmak uçlarına gümüş bir köstekli saatin veya soğuk bir madeni paranın o tanıdık, cansız yüzeyinin değeceğini varsayıyordu.

Fakat temas ettiği yüzey kesinlikle metal değildi.

Daha çok binlerce yıldır yerin yedi kat altında kış uykusunda olan, ama hayatta kalmayı başarmış organik bir dokuyu andırıyordu. Mat, üzerinde parmak uçlarını karıncalandıran tuhaf bir pürüzlülük vardı ve dükkanın o buz gibi, insanın iliklerine işleyen rutubetine inat, rahatsız edici derecede, canlı bir beden gibi ılıktı. Arda nefesini tutarak o nesneyi kavrayıp dar kısımdan dışarı zorlayarak çıkardığı an, dükkandaki o geniz yakan toz ve küf kokusu saniyesinde bıçak gibi kesiliverdi. Yerini, devasa bir şimşek çakmadan hemen saniyeler önce havayı kaplayan, saç diplerini diken diken eden o keskin, elektrik yüklü ozon kokusu aldı. Tepeden sarkan kablosu açık, titrek sarı ampul yüksek bir cızırtıyla, adeta bu enerjiye dayanamayarak patladı. Dükkan anında zifiri karanlığa gömüldü ve sokağın cılız, sarı ışığı kırık camdan içeri süzülerek Arda'nın elindekini aydınlattı.

Avucundaki şey, üstü zamanla silinmeye yüz tutmuş, birbirinin içine geçen, başlangıcı ve sonu belli olmayan karmaşık geometrik çizgilerle dolu yassı, kendi ebatına göre inanılmaz ağır bir madalyondu.

Gözlerini kısıp, sokağın o yetersiz ışığında o iç içe geçmiş, labirenti andıran düğüm desenlerini seçmeye çalıştığı ilk salise... Madalyonun o tuhaf, canlı ılıklığı aniden kavurucu, deriyi dağlayan bir cehennem sıcağına dönüştü! Arda dehşet içinde çığlık atarak elini hızla geri çekmek, o lanet nesneyi yere fırlatıp üzerinden uzaklaşmak istedi. Beyninin her hücresi acıyla alarm veriyor, etinin yandığını hissediyordu.

Ancak parmakları açılmadı. Kasları dirseğinden omzuna kadar, içine sıvı beton dökülüp dondurulmuş gibi kaskatı kesilmişti. Kendi eline, kendi sinir sistemine zerre kadar söz geçiremiyordu; bedeni ona ihanet ediyordu.

Madalyon, Arda'nın kilitli avucunda yoğun, titreşen bir enerji yayarken, Arda'nın panikle hızlanan kalp atışlarına kendi boğuk, kadim ritmiyle karşılık vermeye başladı. GÜM GÜM... GÜM GÜM... O yoğun, yakıcı sıcaklık, sadece derisinde kalmadı; bileğinden yukarıya doğru, damarlarının içindeki kanı kaynatarak, derisini eritircesine omuzlarına kadar yayıldı. Acı öylesine şiddetliydi ki, dizlerinin bağı tamamen çözülen Arda, boyası dökülmüş ahşap zemine bir çuval gibi sertçe çöktü. Tahtaların çatırtısı, ciğerlerinden kopan, boğuluyormuş gibi çıkan hırıltılı nefesine karıştı. Görüşü hızla kararmaya, etrafındaki her şey silikleşmeye başlamadan hemen önce, zihninin en derinlerinde... Kulaklarıyla değil, doğrudan kafatasının içinde, kemiklerini titreterek yankılanan bir ses duydu.

Kuru, hırıltılı, çağların ağırlığını ve asırlık bir yorgunluğu taşıyan, adeta yüzyıllardır üzerine örtülü olan toprağı yarıp yeni çıkmış bir varlığın, bir atanın sesiydi bu.

"Sonunda..."

Sesin yankısı zihninde bittiği an, o yoğun yakıcı his, tıpkı başladığı gibi aniden, bıçak gibi kesildi. Ateş kayboldu, kaslarındaki o betonlaşmış felç hali saniyeler içinde çözüldü.

Arda nefes nefese, bitkin bir halde yere kapaklandı. Ciğerleri dükkanın buz gibi havasını içine çekerken yanıyordu, sanki içeride hala közler vardı. Terden sırılsıklam olmuş, zangır zangır titreyen sağ elini yavaşça yerden kaldırıp göz hizasına getirdi. Gördüğü manzara karşısında nutku tutuldu. Avucunun tam ortasında, madalyonun üzerindeki o silik geometrik desenler, derisine kızıl, tütmekte olan canlı bir mühür gibi kazınmıştı. Ve o ağır, organik hisli metal nesne... Artık fiziksel olarak yoktu. Erimiş, kaybolmuş veya daha da kötüsü, doğrudan bedenine emilmişti.

Tam bu karanlık bilinmezliğin, bu bedensel şokun ortasında, omuzlarına sanki koca dükkanın tavanı çökmüş, dünyanın tüm yerçekimi sadece onun üzerine odaklanmış gibi tarifsiz, ezici bir ağırlık bindi. Panikle doğrulmaya, ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları bu görünmez, tonlarca yükün altında anında iflas etti. Sırtı büküldü, başı çaresizce öne düştü; sanki görünmez devasa bir el onu zorla secdeye bastırıyordu.

Buna bir anlam veremeden, bedenindeki bu yeni, felç edici mirasın ne olduğunu idrak edemeden, dükkanın o paslı kepengine dışarıdan metal bir sopayla var gücüyle, acımasızca vuruldu.

BAM! BAM! ÇAAAT!

Kepenge inen her bir darbenin şiddetiyle, tavandan Arda'nın saçlarına ve yüzüne ince bir toz bulutu döküldü. Dışarıdaki tehlike, içerideki gizemden çok daha somut ve ölümcüldü.

"Aç şu kapıyı hemen!" diye kükredi dışarıdaki kalın, sabırsız ses. Sesin tınısında saf bir şiddet vaadi vardı. "Vural Bey'in adamlarını yağmurun altında bekletmek istemezsin ufaklık! Ya o kapıyı sen açarsın, ya da biz kırar geçeriz!"

Arda yutkundu. Boğazı kurumuş bir çölden farksızdı. Kepenge inen her sağır edici darbede, omuzlarındaki o mistik ağırlık daha da artıp onu yere çivilerken, çok daha ürkütücü bir şey oldu. Avucunun içindeki o taze, kızıl iz... Dışarıdaki adamların öfkesiyle, onların o saldırgan psikolojisiyle senkronize olmuş gibi, kapıya inen her darbeyle eşzamanlı olarak ritmik bir şekilde sızlamaya, derisinin altında parlamaya başladı. Daha kapıyı açmamıştı bile ama derisinin altındaki o mühür, dışarıdaki o kanlı, karanlık niyeti ona tüm çıplaklığıyla fısıldıyordu.

- BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU -

  • Arda'nın avucuna kazınan bu kadim mühür, dışarıdaki adamların öfkesine neden bir kalp atışı gibi tepki veriyor?
  • Bedenini felç eden o görünmez, tonlarca ağırlık, Arda'yı korumak için mi yoksa onu ezmek için mi ortaya çıktı?
  • Kepenk kırıldığında, Arda bu felç haliyle o acımasız adamlara karşı nasıl hayatta kalacak?

İKİNCİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE… 

TAKİPTE VE HOŞÇA KALIN!


REKLAM ALANI (ADSENSE ONAYI BEKLENİYOR)

Yorum

Podcast Dinle @MebBjk İzle Destek Ol