Mirasın Son Halkası - Bölüm 2: İtibarın Kokusu


İTİBARIN KOKUSU

Midenin tam ortasına çöreklenen, asitlerin boş ve çaresiz mide duvarını acımasızca kemirdiği o yoğun açlık sancısı, insanın zihnindeki tüm ahlaki pusulaları yerle bir edebilecek, medeniyeti unutturacak kadar vahşi bir güce sahipti. Mirhan, o gece İstanbul'un kemikleri sızlatan dondurucu yağmurunun altında, bu ilkel hisle tamamen bütünleşmişti. Şiddetli ve kesintisiz yağan yağmur, aylar öncesinden çöpten bulduğu o incecik, dirsekleri yırtık ceketinden sızıp çoktan iliklerine kadar işlemişti. Ayak parmaklarındaki his saatler önce kaybolmuş, uyuşukluk yavaş yavaş diz kapaklarına doğru tırmanmaya başlamıştı. Fakat o keskin soğuk, rüzgarın yüzünü jilet gibi kesmesi zihninde sadece silik, önemsiz bir arka plandan ibaretti. Bütün algısı, boğazını düğümleyen, nefes almasını bile zorlaştıran o hayvani açlığa ve sokağın hemen karşısındaki o ihtişamlı manzaraya odaklanmıştı.

Sokağın hemen karşısındaki ultra lüks restoranın geniş saçakları altına bir gölge gibi sinmiş, karanlığın içinden, aydınlık dünyaya girip çıkanları izliyordu. Orası, içeri girmek için kabarık banka hesaplarından çok, belirli ve köklü soyadlara sahip olmanın gerektiği, sokağın gerçekliğinden tamamen izole edilmiş kusursuz bir ekosistemdi. Dışarı çıkan kadınların boynunda parlayan elmaslar, sokağın cılız lambalarını bile kıskandıracak kadar ışık saçıyordu. Adamların üzerine kusursuzca, tek bir potluk dahi yapmadan oturan ısmarlama takım elbiseleri, attıkları her kendinden emin adım... Bir de o devasa, altın sarısı döner kapı her aralandığında sokağın buz gibi havasına inat dışarı sızan, insanı çıldırtan, sıcak bir koku dalgası vardı. Ağır ateşte kızarmış etin, taze çekilmiş pahalı baharatların ve tavada kavrulmuş tereyağının o baş döndürücü kokusu sokağın soğuğuna karıştıkça, Mirhan ağzına dolan o acı, çamurlu tükürüğü zorlukla yutmak zorunda kalıyordu. Kendini o insanların bastığı ıslak kaldırım taşından bile daha farksız, daha görünmez, koca evrendeki en değersiz toz zerresi gibi hissediyordu.

O sırada sokağın karanlık başından devasa, simsiyah ve camları zifiri karanlık bir araç süzülerek restoranın kapısına yanaştı. Bu sıradan bir araba değildi; ıslak asfaltta motor sesi bile çıkarmadan, suyu yararak sessizce kayan, adeta yeryüzüne inmiş zırhlı bir hayalet gemiyi andırıyordu. Kapıdaki kibirli vale, o rahat ve laubali tavrını aracı gördüğü saniyesinde sildi. Yüzüne saf bir panik yerleşti, anında esas duruşa geçerek devasa, siyah bir şemsiye açtı ve koşarak arka kapıya yöneldi.

Kapı ağır ağır açılıp da içeriden o adam dışarı ilk adımını attığında, Mirhan’ın titremesi, o sızlayan çenesi aniden kesildi. Nefesini tuttu. Bu adam, içeriden çıkan o neşeli, yüksek sesle gülen ve dert nedir bilmeyen şımarık zengin kalabalığına hiç mi hiç benzemiyordu. Üzerinde göze batan devasa marka logoları, gösterişli saatler veya altın düğmeler yoktu. Kıyafeti karanlık, sade ve kusursuzdu. Ancak yürüyüşündeki o ağır, sarsılmaz ritim, etrafındaki havayı bile donduran, adeta yerçekimini kendi lehine büken o otoriter duruş, sokağın tüm enerjisini, havadaki tüm oksijeni bir anda ona odakladı. Vural Bey... Şehrin görünmeyen iplerini, kanlı çarklarını elinde tutan adam. Mirhan o an köşede çamur içinde titrerken adamın ismini veya kim olduğunu tabii ki bilmiyordu; ama ondan dalga dalga yayılan, o sokağın, o şehrin, hatta o an yağan yağmurun bile asıl sahibi olduğu hissini iliklerine kadar, ürpererek hissetmişti.

Vural Bey, ağır ve yeri titreten adımlarla arabaya doğru yürürken, sanki gereksiz bir tozu silkeler gibi elini ceketinin cebine attı. O esnada cebinden lacivert, ipek bir mendil, gecenin karanlığına karışarak sessizce süzülüp çamurlu asfalta doğru düşüşe geçti. Adam bunu fark etmedi; fark etse bile arkasına dönüp yere düşen bir şeye bakmak onun doğasında, onun o kibirli lugatında olan bir hareket değildi.

Mirhan ne düşündüğünü, beyninin ona ne komut verdiğini bile bilemeden, saf bir hayvani refleksle yerinden fırladı. Bacaklarındaki o felç edici uyuşukluk, kaslarındaki kramp saniyeler içinde buharlaşmıştı. Dizleri sızlayarak asfalta vurduğunda bile acıyı hissetmedi. Amacı o mendili çalıp bir köşede üç beş kuruşa satmak değildi. O ipeğin karanlık, kirli sokağın ortasındaki o kusursuz, lekesiz parıltısı onu adeta büyülemiş, zihnini ele geçirmişti. O eşsiz güzelliğin, o gücün simgesinin sokağın çamuruna bulanması fikri zihninde açıklanamaz bir siniri tetiklemişti.

Hızla ileri atıldı, ıslak asfaltta dizlerinin üzerine çöktü ve mendili o iğrenç çamurlu su birikintisine değmeden milisaniyeler önce, havada adeta bir avı yakalar gibi yakaladı.

Mendili o kir pas içindeki, nasırlı ve yara bere içindeki avucuna aldığında, ipeğin o pürüzsüz, eşsiz dokusundan ziyade, doğrudan burnuna hücum edip ruhuna işleyen o keskin kokuyla sarsıldı. Sandal ağacının o ağırbaşlılığı, en pahalı ve eski derinin o tok kokusu, hafif ve isli bir puro dumanı... Bu, sadece zenginlerin sürdüğü sıradan bir parfüm değildi. Bu, gücün en saf halinin kokusuydu. Başkalarına boyun eğdiren, yasaları ve sınırları kendi isteğine göre esneten, dünyayı kendi etrafında döndüren o erişilmez itibarın kokusu. Burnuna dolan bu kokuyla birlikte beyninde bir şeyler koptu. Mirhan o dondurucu soğuğu da, midesini bir kurt gibi kemiren o dayanılmaz açlığı da bir anda unuttu. Sanki o koku burun deliklerinden girip damarlarına sızmış, kanına karışmış ve midesindeki o çaresiz, zavallı boşluğu, dipsiz, karanlık ve doyurulması imkansız bir hırsla doldurmuştu.

"Hey!" diye bağırdı korumalardan biri. Sesinde sokak köpeklerini kovalayan o iğrenç, üstenci tını vardı. Eli hızla, refleksle ceketinin içine, silahına doğru kaydı. "Bırak onu elinden pislik, çekil arabanın önünden! Ezerim kafanı!"

Mirhan irkildi. Gözleri büyüdü ama bu kez her zamanki gibi kuyruğunu kıstırıp ara sokakların karanlığına kaçıp karışmadı. Ayağa kalkmadı bile, dizlerinin üzerinde durarak gözlerini arabanın açık kapısından içeri, doğrudan arka koltuğundaki Vural Bey'e dikti. Adamın buz gibi, hiçbir duygu barındırmayan gri gözleri karanlığı delip doğrudan Mirhan'ı buldu. Ortamdaki gerilim elle tutulur hale gelmişken, Vural Bey elini sadece milimetrik bir hareketle, bir santim kadar kaldırdı. O koca, silahına davranan koruma anında fişi çekilmiş bir makine gibi donakaldı. Ardından, zırhlı aracın camı mekanik, pürüzsüz bir vızıltıyla yavaşça aşağı indi.

Mirhan, dizlerindeki çamuru umursamadan sertçe yutkunarak ayağa kalktı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Çamur içindeki, soğuktan morarmış titreyen elleriyle, o kusursuz lacivert mendili adama doğru uzattı. Kendi kirli, tırnak araları çamur dolmuş parmaklarının o ipeğe değmesi bile ona o an büyük bir günah, bir saygısızlık gibi geliyordu.

Vural Bey uzatılan mendili almadı. Sadece Mirhan'ın gözlerinin içine, o yoksul, ezilmiş çocuğun içindeki uyanmaya başlayan o aç canavarı inceliyormuş gibi, zamanı durduran bir sükunetle uzun uzun baktı. O gri gözlerde, içerideki zenginlerin ona dışarıda bakarken takındığı o küstah iğrenmesi ya da mide bulandırıcı, sahte bir acıma yoktu. Sadece potansiyel bir yatırımın, kullanılabilecek bir aletin dayanıklılığını ve değerini ölçen, ruhsuz, matematiksel bir hesaplaşma vardı.

"O koku hoşuna gitti mi çocuk?" dedi Vural Bey. Sesi, yaklaşan bir fırtına öncesindeki o ölümcül sessizlik kadar sakin, derinden ve etkileyiciydi.

Mirhan'ın dili tamamen tutulmuştu. Boğazı kurumuş bir toprak gibi çatlamıştı; kelimeler zihninde uçuşuyor ama dudaklarından dökülemiyordu. Sadece hipnotize olmuş gibi, yavaşça, kabullenerek başını sallayabildi.

Vural Bey'in dudaklarında belli belirsiz, tehlikeli bir gülümseme belirdi. Bu, avını tuzağa düşüren bir avcının tatminiydi. Ceketinin iç cebinden siyah, son derece kalın ve mat bir kartvizit çıkardı. Üzerinde hiçbir isim, unvan veya logo yoktu. Sadece ortasında, gümüş rengi kabartmalı, parlayan bir telefon numarası vardı. Adam kartviziti iki parmağının arasında tuttu ve Mirhan'ın mendili sımsıkı tutan o çamurlu avucunun tam ortasına, ipeğin üzerine bıraktı.

"Eğer o kokuyu bir daha asla kaybetmek, bir daha asla bu çamurun içine dönmek istemiyorsan..." dedi camı tekrar, yavaşça kapatırken. Sözleri arabanın içinden sokağa sızıyordu. "...yarın sabah gün doğduğunda bu numarayı ara. Ama şunu bil çocuk, bunun senden alacağı bedel, şu an midendeki o sıradan, zavallı açlıktan çok daha ağır olacak."

Cam tamamen kapandı, motor homurdandı ve araba sokağın karanlığında, yağmurun içinde sessizce kaybolup giderken, Mirhan olduğu yerde, sokağın ortasında çakılı kaldı. Elindeki o ipek mendili ve üzerindeki ağır kartviziti yavaşça, sanki kutsal bir emanetmiş gibi yüzüne kaldırdı. Gözlerini kapattı, mendili burnuna bastırıp o kokuyu ciğerlerinin en ücra köşesine kadar derin derin içine çekti.

Yağmur şiddetini iyice artırmış, sokağı göle çevirmiş, Mirhan'ın saçlarından sular damlamaya devam ediyordu ama Mirhan artık kesinlikle üşümüyordu. İçindeki o dünyadan korkan, saklanan, görünmez olmak isteyen o ezik sokak çocuğu, o gece o çamurlu asfaltta can vermiş, yağmur sularıyla mazgallara akıp gitmişti. Onun yerine, ayağa kalkan bedenin içinde; zirveye çıkmak için her bedeli ödemeye hazır, ruhunu satmaktan zerre çekinmeyecek, o kokunun sonsuza dek esiri olmuş yepyeni, karanlık bir adam doğuyordu.

- İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU -

Vural Bey'in kartvizitindeki numarayı çevirdiğinde, Mirhan'dan istenecek o "ağır bedel" ne olacak?

İtibarın kokusuyla zehirlenen Mirhan, zirveye giden bu yolda ilk kime ihanet edecek?

Mirhan güce doğru yürürken, aynı gece sokağın diğer ucunda Arda'nın dükkanını basan Vural Bey'in adamları, bu iki gencin kaderini nasıl birbirine bağlayacak?

ÜÇÜNCÜ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE

TAKİPTE VE HOŞÇA KALIN!



REKLAM ALANI (ADSENSE ONAYI BEKLENİYOR)

Yorum

Podcast Dinle @MebBjk İzle Destek Ol