Brain Computer Interface - Bölüm 4: Kurtuluş




KURTULUŞ

Etrafımı saran o tuhaf uğultunun içinde babamın sesini duymak, fırtınalı, kapkaranlık bir denizde aniden beliren bir deniz feneri gibi içimi rahatlatmıştı. Sadece bir sesti bu, ama o an için dünyadaki en somut, en gerçek şeydi. Fakat neredeydi? Gözlerim, adeta etten kemikten bir duvara dönüşmüş o yoğun, gri sisin içinde telaşla etrafı tarıyordu. Sis öylesine kalındı ki, uzattığım kendi elimi bile zorlukla seçebiliyordum. Havada, bozuk bir radyo frekansını andıran, insanın dişlerini kamaştıran sürekli bir vızıltı vardı.

"Baba! Neredesin baba? Anlayamıyorum ne dediğini! Baba, buradayım!" diye seslendim boşluğa doğru. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, cılız ve çaresiz geliyordu. Sanki bu devasa boşluk, kelimelerimi daha dudaklarımdan dökülmeden yutuyordu.

Babamın sesi olduğuna emindim. O tanıdık, tok ve güven veren tınıyı dünyanın öbür ucundan, binlerce insanın arasından bile tanırdım. Ancak o kahredici uğultunun içinde yankılanan ilk kelimesi haricinde ne söylediğini bir türlü çözememiştim. Sadece o şefkatli "Oğlum..." deyişini duyduğumda, günlerdir omuzlarıma çöken, nefes almamı bile zorlaştıran bütün o soyut ağırlık bir anda silinip gitmişti. Zihnim anında geçmişe, çocukluğuma kaydı. Tıpkı küçükken şiddetli bir şimşek çaktığında, camlar zangır zangır titrediğinde korkuyla annemle babamın yatağına koştuğum zamanlardaki gibi hissetmiştim. O an, onların arasında kıvrılıp yatarken hissettiğim o mutlak, yenilmez ve dünyadaki tüm kötülükleri dışarıda bırakan güven duygusu, yıllar sonra tekrar damarlarımda dolaşıyordu.

Peki ama babam neredeydi? Onu buraya, bu hiçliğin ortasına getiren şey neydi ve neden ona bir türlü ulaşamıyordum?

Sürekli aynı dairenin etrafında dönüyormuşum gibi, bitmek bilmeyen bu yürüyüşten dolayı iyice yorulmuştum. Ayak tabanlarım sızlıyor, baldırlarımdaki kaslar her adımda protesto ediyordu. Göz kapaklarıma tonlarca ağırlık binmişti; zihnim bulanıklaşıyor, sadece uyumak istiyordum. Emziği düşmüş yorgun bir bebek gibi, en sevdiği oyuncağı kaybolmuş, saatlerce ağladıktan sonra bitap düşmüş bir çocuk gibi her şeyi geride bırakıp huzurlu, rüyasız bir uykuya dalmak... Çaresizliğin en derin noktasında, boyumu aşan sığ ve balçıklı bir suda çırpınıyor gibiydim. Fiziksel ve ruhsal olarak tamamen tükenmiştim. Artık düşünemiyor, sadece hayatta kalma içgüdüsüyle hareket ediyordum. Dinlenebilmek, zihnimi toparlayabilmek için güvenli bir yer bulmalıydım.

Sisin içinde, zaman kavramını tamamen yitirmiş bir halde bir süre daha amaçsızca yürüdükten sonra, sis perdesi hafifçe aralandı. Az ileride, çevresini saran o gri kaosa inat, yapay bir gölle süslenmiş, beklenmedik derecede huzurlu ve canlı bir park belirdi. Burası sanki dünyanın geri kalanındaki o yıkımdan ve belirsizlikten tamamen soyutlanmış, sihirli bir fanusun içine alınmış gizli bir sığınak gibiydi. Çimenlerin o canlı yeşili, gözlerimi yaşartacak kadar parlaktı. Hemen gölün kenarındaki ihtişamlı, dalları suya değecek kadar eğilmiş salkım söğüt ağaçlarından birinin gölgesine doğru adımladım. Serin ve hafif nemli toprağın üzerine uzandığımda, toprağın o taze kokusu ciğerlerime doldu. Gölün durgun yüzeyindeki hafif dalgalanmaları ve suyun çıkardığı o ince şıpırtıyı izleyerek, göz kapaklarımdaki ağırlığa daha fazla direnemeyip ağır ağır derin bir uykuya daldım.

Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Büyük ve sarsıcı bir titreşimle aniden gözlerimi açtım. Kalbim göğüs kafesimi kırarcasına atıyordu. Sanki yerin metrelerce altından gelen devasa, fay hatlarını paramparça eden bir deprem oluyordu, ama işin garip tarafı en ufak bir yıkım sesi, bir çatırtı dahi çıkmıyordu. Her şey sessiz sinema filmlerindeki gibi dilsiz ve gerçeküstüydü. Sadece o amansız sarsıntı vardı; midemi bulandıran, dengemi altüst eden o titreşim saniyeler geçtikçe şiddetini daha da artıyordu. Yer ayaklarımın altında sıvılaşmış gibi kayıyordu. Ne yapacağımı, hangi yöne koşacağımı bilemedim.

Sonra o akılalmaz, rüyaların bile ötesindeki manzara başladı... İlerideki evler, göğe yükselen devasa betonarme gökdelenler bir bir, adeta kağıttan veya pamuktan yapılmış gibi sessizce, kendi içlerine doğru çökmeye, yıkılmaya başladı. Tam o esnada, havada tuhaf bir ısınma hissettim ve etrafımdaki gölgelerin hızla küçüldüğünü fark ettim. Kafamı yukarıya doğru kaldırdığımda ise asıl şoku yaşadım, nefesim boğazımda düğümlendi: Güneş, alışılagelmiş yörüngesinden çıkmış, devasa ve alev alev yanan bir küre olarak inanılmaz bir hızla dünyaya doğru yaklaşıyordu. Gökyüzü önce kızıla, sonra kör edici bir sarıya büründü. Dehşete kapılmıştım. Kaslarım kilitlenmiş, damarlarımdaki kan çekilmiş, olduğum yere adeta çivilenmiştim. Gecenin karanlığında araba farlarına yakalanmış, kaçmayı bile akıl edemeyen bir tavşan misali kalakalmıştım. Sadece bekliyordum; o kavurucu sıcaklığın dünyayı yutmasını, tenimi küle çevirmesini ve her şeyin, tüm acıların son bulmasını...

O an, bacaklarımda tuhaf bir serinlik, paçalarımın ıslandığını hissedince irkilerek o hipnotize edici dehşetten kendime geldim. Önümdeki göl, açıklanamaz bir şekilde, dipten kaynayan devasa bir pınar gibi taşıyor ve hızla genişliyordu. Suyun o dondurucu soğukluğu beni o donup kalma halinden, ölümü kabullenişimden çekip çıkarmıştı. Hayatta kalma güdüm tekrar devreye girdi. "Hayır, burada, bu şekilde pes etmeye niyetim yok!" dedim kendi kendime, dişlerimi sıkarak. Titreyen bacaklarıma son bir güç vererek gölden ve sular altında kalan o güzelim parktan hızlıca, tökezleyerek uzaklaşmaya başladım.

Güneş o kadar yaklaşmıştı ki artık yeryüzünde gölge diye bir şey kalmamıştı. Her yer eşit derecede aydınlık ve kavurucuydu. Ve tam o mutlak sonun geldiğine inandığım an, mucizevi, aklın sınırlarını zorlayan bir şey oldu. Yıkımın ve o sağır edici sessizliğin ortasında, birdenbire havada bin bir çeşit renkte, göz alıcı parlaklıkta çiçek yaprağı belirdi. Havada milyonlarca kelebek gibi usulca uçuşuyorlardı. Olan biten bu olağanüstü olaylara, yaklaşan devasa ateşe hiç aldırış etmeden; yer çekimine, fizik kurallarına, mantığa ve her şeye inat, rüzgarda süzülen hafif tüy taneleri gibi gökyüzünde görkemli bir dans sergiliyorlardı. Sanki evrenin sonu gelmiyormuş da eşsiz bir bahar şenliği kutlanıyormuş gibi bir ahenk içindeydiler. Gül yaprakları, orkideler, papatyalar ve adını bile bilmediğim, başka dünyalara aitmiş gibi duran egzotik çiçekler...

"Nereden geldi bu kadar çiçek?" diye mırıldandım şaşkınlıkla, ellerimi onlara doğru uzatarak. İnsan aklının sınırlarının tamamen zorlandığı, ölümle yaşamın birbirine karıştığı o anlarda bile beynim sorular sormaktan, bir mantık aramaktan vazgeçmiyordu.

Her şey o dilsiz kaos içinde devam ederken, zihnimi asıl paramparça eden gerçeği fark ettim. Gökyüzündeki bu akıl almaz çiçek yağmurunun kaynağı aslında o yıkılan binalardı! Evler, iş yerleri, o soğuk ve devasa gökdelenler yere çakıldıklarında beklediğim gibi moloz yığınlarına, demir filizlerine ya da beton tozuna dönüşmüyorlardı. Zemine temas ettikleri an, içlerinde hapsolmuş bir yaşam enerjisi serbest kalıyormuşçasına milyonlarca renkli çiçeğe dönüşüp bir şelale gibi etrafa yayılıyorlardı. Aklımın iplerinin tamamen koptuğunu hissediyordum. Etrafta tek bir yıkıntı, tek bir toz bulutu bile yoktu. Betonun, asfaltın ve paslı demirin değdiği her yer anında yemyeşil, taze, kokusu baş döndüren bir çimenliğe dönüşüyordu. Yıkım, aslında muazzam bir yeniden doğuştu.

Bir an duraksayıp, yanağıma sürtünen yumuşak bir yaprağı tutarken, "Acaba eski, fantastik bir müzik klibinin içine mi hapsoldum? Yoksa zihnim bu dehşetle başa çıkamayıp bana acınası bir halüsinasyon mu yaratıyor?" diye düşündüm. Ama aldığım her nefeste içime dolan o tatlı nektar kokusu, tenime değen her yaprağın o ipeksi dokunuşu o kadar gerçekti ki...

Sonra başımı tekrar gökyüzüne kaldırdım. Güneş artık tüm ufku kaplamış, gökyüzünü yutmuş, o nihai buluşma anı gelip çatmıştı. Sıcaklık dayanılmaz değildi, aksine ruhu arındıran ılık bir banyoyu andırıyordu. Gözlerimi kamaştıran, varoluşun ta kendisi gibi hissettiren devasa bir ışık patlaması yaşandı. Dünyadaki tüm renkler silindi ve her yer sonsuz, saf, huzur dolu bir beyaza büründü...

Dördüncü Bölümün Sonu





REKLAM ALANI (ADSENSE ONAYI BEKLENİYOR)

Yorum

Podcast Dinle @MebBjk İzle Destek Ol