Neredeyim Ben?
Gözlerimi açtığımda, sırtımda serin ve kusursuz bir çimen dokusu hissettim. Nereye baksam yemyeşil, tek bir yaprağı bile solmamış tuhaf bir parkın ortasındaydım. Zihnim, yeni uyanmış olmanın verdiği sersemlikle adeta fırtınalı bir deniz gibiydi; kafamda cevabını bulamadığım deli sorular birbirine çarpıyordu.Nasıl geldim ben buraya? Bu kusursuz, plastik gibi duran çimenlerin üzerinde ne işim vardı? Hava hangi ara nefes almayı bile zorlaştıracak kadar ısınmıştı acaba? Bizimkiler neredeydi? Ve en kötüsü... Kafamın tam içinde, şakaklarıma baskı yapan bu bitmek bilmeyen uğultu da neyin nesiydi?
Hem bu sorulara mantıklı bir cevap arıyor hem de nerede olduğumu, bu parkın hangi şehre ait olduğunu çözmeye çalışıyordum. Etrafta uçan tek bir kuş, esen tek bir rüzgar bile yoktu; kimsecikler görünmüyordu. Kendi kendime mırıldandım: "Saat kaç acaba? Çok erken bir saat olduğundan mı ortalık bu kadar ıssız?"
Gözlerimi kısıp gökyüzüne baktım. Güneş tam tepemdeydi, yakıcı ve sarı bir disk gibi gökyüzüne adeta çivilenmişti. Zihnimi zorladım; buraya gelmeden önce, en son ne yaptığımı hatırlamaya çalıştım. Kesik kesik görüntüler zihnime hücum etti... Emrullah ile eve gelişimiz. Evet, onun o bitmek bilmeyen heyecanı... Sonra mutfakta aceleyle bir şeyler atıştırdık ve hemen odaya geçtik. Emrullah'ın günlerdir bahsettiği, internetten bulduğu o tuhaf tasarımı olan "cihazı" denedik. Evet, evet! Başlığıma benzeyen o soğuk metali kafama taktığımı hatırlıyorum. O cihaz çalıştırıldığı an, beynimin içinde önce hafif bir titreme hissettirmiş, ardından dayanılması güç, acı bir yanma dalgası tüm bedenime yayılmıştı.
Peki, ya sonra? Sonrası tamamen karanlıktı.
Ellerimi dizlerime götürdüğümde bir tuhaflık daha fark ettim. Kumaşın dokusu çok farklıydı. "Üzerimde bu elbiseler yoktu ki benim!" diye fısıldadım dehşetle. Kot pantolonum ve tişörtüm gitmiş, yerine dikiş izi bile belli olmayan, gri, tuhaf dokulu bir kıyafet gelmişti. "Bu acayip yerde ne işim var? Allah'ım sen bana yardım et. Aklımı yitirmek üzereyim. Neredeyim ben? Öldüm mü yoksa? O cihaz yüzünden başıma bir iş mi geldi?"
Panik dalgası göğsümü sıkıştırırken, o sırada yolun çok ilerisinde, garip ve ahenkli adımlarla yürüyen birini fark ettim. Yalnız değildim! İçimde beliren o anlık umutla yerimden fırlayıp ona doğru koşar adımlarla ilerledim.
Yanına yaklaştığımda nefes nefeseydim. "Merhaba! Lütfen kusura bakmayın, özür dilerim. Ben kayboldum sanırım. Burası neresi? Hangi şehirdeyiz? Neredeyim ben?"
Adam durdu. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir yardımseverlik ifadesi vardı. Gözleri donuktu. Yüzüme sanki ben bir uzaylıymışım gibi garip garip baktı. Sonra dudaklarını araladı ve daha önce dünya üzerinde var olduğuna bile inanmadığım, son derece ritmik ama tamamen anlamsız sesler çıkararak, değişik dilde bir şeyler söyledi. Ardından arkasını dönüp aynı ahenkli adımlarla yürüyüp gitti. Arkasından baka kaldım.
Sorularımın cevapsız kalması yetmemiş gibi, zihnimdeki kaos daha da büyümüştü. "Bu adam ne dedi şimdi? Hangi dili konuşuyor bunlar?" Daha önce ne filmlerde ne de belgesellerde böyle bir dil duymuştum. Günümüz dillerinden hiçbirine; ne İngilizceye, ne Arapçaya, ne de uzak doğu dillerine benziyordu. "Allah'ım," diye inledim çaresizce, "Neredeyim ben?"
Kafamın içindeki o sinir bozucu uğultu ara ara şiddetleniyor, beynimi bir mengene gibi sıkıyor, bazen de yok denecek kadar azalarak bana kısa molalar veriyordu. Parkın dışına doğru biraz daha ilerledim. Karşıma yön gösteren devasa tabelalar çıktı. Ancak üzerlerindeki semboller, hiyeroglifleri andıran ama çok daha karmaşık olan, hiç bilmediğim ve daha önce de hiç görmediğim bir alfabeyle yazılmıştı.
Artık ne yapacağımı, hangi yöne gideceğimi bilemez haldeydim. Boğazıma koca bir yumru oturmuştu; küçük çocuklar gibi çaresizlikten yere çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Tam o sırada, ileride göğe yükselen, tamamen camla kaplı devasa bir gökdelenin en üst katından bana doğru tutulmuş çok güçlü, beyaz bir ışık fark ettim. Işık bir deniz feneri gibi sağdan sola doğru yavaşça kaydı ve aniden söndü.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. "Acaba orada biri mi vardı? O ışığı bana mı tuttu? Beni mi çağırıyorlardı?"
Tam o gökdelene doğru kararlı adımlarla ilerleyecekken, beynimdeki uğultular yine başladı. Ancak bu kez çok daha acımasızdı; giderek şiddetleniyor, kulaklarımı sağır edecek bir seviyeye ulaşıyordu. Etrafımdaki çimenlerin ortasında duran pürüzsüz, beyaz bir taş gördüm ve hemen üstüne oturdum. Kafamı ellerimin arasına alıp, dizlerime kapanarak bu işkencenin geçmesini bekledim. Ellerimle kafamı o kadar güçlü sıkıyordum ki parmaklarım uyuşmuştu. Artık sadece bir ses değil, fiziksel bir acı vermeye başlamıştı. Kafamın içine binlerce ince iğne batırıyorlarmışçasına keskin bir acı hissediyordum.
"Dayanamıyorum..." diye mırıldandım dişlerimin arasından. Hiçbir şeye anlam veremiyordum artık. Buradan evime, o güvenli odama, aileme nasıl döneceğimi bilmediğim gibi, neresi olduğunu bilmediğim bu yapay ve sessiz dünyada acılar içinde kıvranıyordum. İçime aniden buz gibi bir titreme geldi. Biri sanki yanan kafamın üzerine koca bir kalıp buz koymuş gibi hissettim. Uğultuların verdiği o oyalayıcı rahatsızlığa daha fazla dayanamadım ve dengemi kaybederek kendimi çimenlerin üzerine bıraktım. Bir süre daha yerde cenin pozisyonunda kıvrandıktan sonra, acım yavaş yavaş dindi, kaslarım gevşedi ve bedenim rahatladı.
Sonra karanlığa teslim olup uyumuşum...
Tekrar gözlerimi açtığımda, etrafımdaki her şey aynıydı. Ne bir yaprak kıpırdamış ne de bir şey değişmişti. Ama ortalıkta yine o korkunç sessizlik hakimdi, kimseler yoktu. Derin bir nefes aldım, "Şükür ki en azından yeni bir bilmeceyle, yeni bir tuhaflıkla karşılaşmadım" diye geçirdim içimden. Uyuşmuş bacaklarımı zorlayarak çimenlerin üzerinden kalktım ve hedefimi hatırlayarak o devasa gökdelene doğru yürümeye başladım.
Birkaç adım atmıştım ki aniden duraksadım. "Dur bir dakika..." Kafamı yavaşça yukarı kaldırdım. Güneş... O yakıcı sarı disk hala tam tepemdeydi! Bir milim bile yer değiştirmemişti. "Al bakalım, devasa bir soru daha. Offf!" diyerek isyan ettim.
Burada zaman sanki akmıyordu; gölgeler uzamıyor, hava kararmıyordu ama kafamdaki sorular çığ gibi gitgide artıyordu. Sorularıma hiçbir mantıklı yanıt bulamamam, beni deliliğin sınırına itiyordu. Ancak, kendimi bunca olumsuzluğa ve tuhaflığa rağmen teselli etmeye çalışmaktan, aklımı sağlam tutmaktan başka hiçbir çarem yoktu.
Kendi kendime telkinler vermeye başladım. "Ümitsizlik yok Tufan. Sakın pes etme. Ümitsizlik yok. Bütün bu saçmalığın bir mantığı olmalı. Bu soruları çözebilirim. O cihaza ne olduysa, bunu geri çevirebilirim. Yapabilirim. Yapabilirim. Kesinlikle yapabilirim."
Hem geniş, boş caddelerden geçerek o parlak gökdelene yürüyor, hem kendimi teselli ediyor, hem de bulunduğum bu sessiz, steril şehri keşfetmeye çalışıyordum. Işığı düşündüm tekrar. "Oradaki her kimse, bana bir işaret verdi. Belki de bana yardım etmek istiyor."
Uzun ve yorucu bir yürüyüşün ardından sonunda gökdelenin dibine vardım. İçerisi devasa bir ayna labirenti gibiydi. Asansör olduğunu tahmin ettiğim bir kabine binip en üst kata kadar çıktım. Nefes nefese terasa ulaştığımda etrafıma bakındım ama yine büyük bir hayal kırıklığı... Kimseler görünmüyordu. Yerde o ışığı çıkaracak herhangi bir cihaz ya da fener de yoktu.
"Etrafta bu ışığı yaratacak bir kaynak bile yok," diye içimden geçirirken, birden o aynı beyaz ışık, bulunduğum gökdelenin çok daha ilerisindeki başka bir binanın tepesinden belirdi. Yine bana doğru döndü ve söndü.
Öfke ve çaresizlik birbirine karışmıştı. "Benimle oyun mu oynuyorsunuz lan siz!" diye avazım çıktığı kadar, ciğerlerimi yırtarcasına bağırdım aşağıya doğru. Sesim o boş ve sonsuz şehirde yankılandı durdu ama kimse cevap vermedi.
Sonra rüzgarsız terasta bir müddet durup düşündüm. Mantıklı olmalıydım. "Beni yormak ya da delirtmek isteselerdi bunu çoktan yaparlardı. Belki de... Belki de benimle iletişim kuramıyorlar ve bana sadece yol gösteriyorlardır."
Hızla gökdelenden inip o yeni ışığın geldiği yöne doğru gitmeye karar verdim. Binanın devasa döner kapısına geldiğimde, o lanet uğultular beynimde tekrar başladı. Ama bu seferkiler öncekilerden çok daha farklıydı. Bir iğne batması veya ağrı gibi değildi; daha çok bozuk bir radyonun frekans ararken çıkardığı sinyal sesi gibi, ya da eski bir televizyon cızırtısı gibiydi. Beynimin içi adeta bir antene dönüşmüştü.
"Hayıııırrrrr! Yine başlama ne olur!" diye haykırdım ellerimi kulaklarıma bastırarak.
Tam o an, o cızırtının ortasında içimde sıcak, akışkan bir şey dolaşmaya başladı sanki. Bu sıcaklık kalbimden çıkıp tüm damarlarımı ağır ağır geziyor, kanıma karışıyor gibi hissettim. Bedenim bu yeni enerjiyle başa çıkamadı. Uğultular ve damarlarımdaki o tuhaf sıcaklığa daha fazla dayanamadım...
Yine bayılmıştım.
Ayıldıktan sonra soğuk zeminden hemen toparlanmaya çalıştım. Üstümü başımı silkeleyip gökdelenin önünden ayrıldım. İkinci ışığın geldiği yöne doğru kararlı adımlarla yürümeye başladım. İşin garibi, bayılmadan önceki o yorgunluğumdan eser kalmamıştı; aksine kendimi inanılmaz derecede dinç ve güçlü hissediyordum. Adımlarımı hızlandırdım, bir müddet koştum.
Koşarken kafamın içinde aniden, dışarıdan gelmeyen ama beynimin tam ortasında çınlayan o sesleri tekrar duymaya başladım.
"Yine mi uğultular yaa! Lütfen rahat bırakın beni!" diye sızlandım koşmaya devam ederken.
Ama bir saniye... Dikkat kesildim. Bu ses, o önceki rahatsız edici cızırtılara, o anlamsız uğultulara hiç benzemiyordu. Frekans yavaş yavaş netleşiyordu. Cızırtıların arasından kelimeler seçilmeye başlamıştı. Ses o kadar tanıdıktı ki, olduğum yere mıhlanıp kaldım. Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Dur bir dakika... Bu... Bu..."
Nefesim kesildi, gözlerime yaşlar hücum etti.
"Babam!..."
Hem bu sorulara mantıklı bir cevap arıyor hem de nerede olduğumu, bu parkın hangi şehre ait olduğunu çözmeye çalışıyordum. Etrafta uçan tek bir kuş, esen tek bir rüzgar bile yoktu; kimsecikler görünmüyordu. Kendi kendime mırıldandım: "Saat kaç acaba? Çok erken bir saat olduğundan mı ortalık bu kadar ıssız?"
Gözlerimi kısıp gökyüzüne baktım. Güneş tam tepemdeydi, yakıcı ve sarı bir disk gibi gökyüzüne adeta çivilenmişti. Zihnimi zorladım; buraya gelmeden önce, en son ne yaptığımı hatırlamaya çalıştım. Kesik kesik görüntüler zihnime hücum etti... Emrullah ile eve gelişimiz. Evet, onun o bitmek bilmeyen heyecanı... Sonra mutfakta aceleyle bir şeyler atıştırdık ve hemen odaya geçtik. Emrullah'ın günlerdir bahsettiği, internetten bulduğu o tuhaf tasarımı olan "cihazı" denedik. Evet, evet! Başlığıma benzeyen o soğuk metali kafama taktığımı hatırlıyorum. O cihaz çalıştırıldığı an, beynimin içinde önce hafif bir titreme hissettirmiş, ardından dayanılması güç, acı bir yanma dalgası tüm bedenime yayılmıştı.
Peki, ya sonra? Sonrası tamamen karanlıktı.
Ellerimi dizlerime götürdüğümde bir tuhaflık daha fark ettim. Kumaşın dokusu çok farklıydı. "Üzerimde bu elbiseler yoktu ki benim!" diye fısıldadım dehşetle. Kot pantolonum ve tişörtüm gitmiş, yerine dikiş izi bile belli olmayan, gri, tuhaf dokulu bir kıyafet gelmişti. "Bu acayip yerde ne işim var? Allah'ım sen bana yardım et. Aklımı yitirmek üzereyim. Neredeyim ben? Öldüm mü yoksa? O cihaz yüzünden başıma bir iş mi geldi?"
Panik dalgası göğsümü sıkıştırırken, o sırada yolun çok ilerisinde, garip ve ahenkli adımlarla yürüyen birini fark ettim. Yalnız değildim! İçimde beliren o anlık umutla yerimden fırlayıp ona doğru koşar adımlarla ilerledim.
Yanına yaklaştığımda nefes nefeseydim. "Merhaba! Lütfen kusura bakmayın, özür dilerim. Ben kayboldum sanırım. Burası neresi? Hangi şehirdeyiz? Neredeyim ben?"
Adam durdu. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir yardımseverlik ifadesi vardı. Gözleri donuktu. Yüzüme sanki ben bir uzaylıymışım gibi garip garip baktı. Sonra dudaklarını araladı ve daha önce dünya üzerinde var olduğuna bile inanmadığım, son derece ritmik ama tamamen anlamsız sesler çıkararak, değişik dilde bir şeyler söyledi. Ardından arkasını dönüp aynı ahenkli adımlarla yürüyüp gitti. Arkasından baka kaldım.
Kafamın içindeki o sinir bozucu uğultu ara ara şiddetleniyor, beynimi bir mengene gibi sıkıyor, bazen de yok denecek kadar azalarak bana kısa molalar veriyordu. Parkın dışına doğru biraz daha ilerledim. Karşıma yön gösteren devasa tabelalar çıktı. Ancak üzerlerindeki semboller, hiyeroglifleri andıran ama çok daha karmaşık olan, hiç bilmediğim ve daha önce de hiç görmediğim bir alfabeyle yazılmıştı.
Artık ne yapacağımı, hangi yöne gideceğimi bilemez haldeydim. Boğazıma koca bir yumru oturmuştu; küçük çocuklar gibi çaresizlikten yere çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Tam o sırada, ileride göğe yükselen, tamamen camla kaplı devasa bir gökdelenin en üst katından bana doğru tutulmuş çok güçlü, beyaz bir ışık fark ettim. Işık bir deniz feneri gibi sağdan sola doğru yavaşça kaydı ve aniden söndü.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. "Acaba orada biri mi vardı? O ışığı bana mı tuttu? Beni mi çağırıyorlardı?"
Tam o gökdelene doğru kararlı adımlarla ilerleyecekken, beynimdeki uğultular yine başladı. Ancak bu kez çok daha acımasızdı; giderek şiddetleniyor, kulaklarımı sağır edecek bir seviyeye ulaşıyordu. Etrafımdaki çimenlerin ortasında duran pürüzsüz, beyaz bir taş gördüm ve hemen üstüne oturdum. Kafamı ellerimin arasına alıp, dizlerime kapanarak bu işkencenin geçmesini bekledim. Ellerimle kafamı o kadar güçlü sıkıyordum ki parmaklarım uyuşmuştu. Artık sadece bir ses değil, fiziksel bir acı vermeye başlamıştı. Kafamın içine binlerce ince iğne batırıyorlarmışçasına keskin bir acı hissediyordum.
"Dayanamıyorum..." diye mırıldandım dişlerimin arasından. Hiçbir şeye anlam veremiyordum artık. Buradan evime, o güvenli odama, aileme nasıl döneceğimi bilmediğim gibi, neresi olduğunu bilmediğim bu yapay ve sessiz dünyada acılar içinde kıvranıyordum. İçime aniden buz gibi bir titreme geldi. Biri sanki yanan kafamın üzerine koca bir kalıp buz koymuş gibi hissettim. Uğultuların verdiği o oyalayıcı rahatsızlığa daha fazla dayanamadım ve dengemi kaybederek kendimi çimenlerin üzerine bıraktım. Bir süre daha yerde cenin pozisyonunda kıvrandıktan sonra, acım yavaş yavaş dindi, kaslarım gevşedi ve bedenim rahatladı.
Sonra karanlığa teslim olup uyumuşum...
Tekrar gözlerimi açtığımda, etrafımdaki her şey aynıydı. Ne bir yaprak kıpırdamış ne de bir şey değişmişti. Ama ortalıkta yine o korkunç sessizlik hakimdi, kimseler yoktu. Derin bir nefes aldım, "Şükür ki en azından yeni bir bilmeceyle, yeni bir tuhaflıkla karşılaşmadım" diye geçirdim içimden. Uyuşmuş bacaklarımı zorlayarak çimenlerin üzerinden kalktım ve hedefimi hatırlayarak o devasa gökdelene doğru yürümeye başladım.
Birkaç adım atmıştım ki aniden duraksadım. "Dur bir dakika..." Kafamı yavaşça yukarı kaldırdım. Güneş... O yakıcı sarı disk hala tam tepemdeydi! Bir milim bile yer değiştirmemişti. "Al bakalım, devasa bir soru daha. Offf!" diyerek isyan ettim.
Burada zaman sanki akmıyordu; gölgeler uzamıyor, hava kararmıyordu ama kafamdaki sorular çığ gibi gitgide artıyordu. Sorularıma hiçbir mantıklı yanıt bulamamam, beni deliliğin sınırına itiyordu. Ancak, kendimi bunca olumsuzluğa ve tuhaflığa rağmen teselli etmeye çalışmaktan, aklımı sağlam tutmaktan başka hiçbir çarem yoktu.
Kendi kendime telkinler vermeye başladım. "Ümitsizlik yok Tufan. Sakın pes etme. Ümitsizlik yok. Bütün bu saçmalığın bir mantığı olmalı. Bu soruları çözebilirim. O cihaza ne olduysa, bunu geri çevirebilirim. Yapabilirim. Yapabilirim. Kesinlikle yapabilirim."
Hem geniş, boş caddelerden geçerek o parlak gökdelene yürüyor, hem kendimi teselli ediyor, hem de bulunduğum bu sessiz, steril şehri keşfetmeye çalışıyordum. Işığı düşündüm tekrar. "Oradaki her kimse, bana bir işaret verdi. Belki de bana yardım etmek istiyor."
Uzun ve yorucu bir yürüyüşün ardından sonunda gökdelenin dibine vardım. İçerisi devasa bir ayna labirenti gibiydi. Asansör olduğunu tahmin ettiğim bir kabine binip en üst kata kadar çıktım. Nefes nefese terasa ulaştığımda etrafıma bakındım ama yine büyük bir hayal kırıklığı... Kimseler görünmüyordu. Yerde o ışığı çıkaracak herhangi bir cihaz ya da fener de yoktu.
"Etrafta bu ışığı yaratacak bir kaynak bile yok," diye içimden geçirirken, birden o aynı beyaz ışık, bulunduğum gökdelenin çok daha ilerisindeki başka bir binanın tepesinden belirdi. Yine bana doğru döndü ve söndü.
Öfke ve çaresizlik birbirine karışmıştı. "Benimle oyun mu oynuyorsunuz lan siz!" diye avazım çıktığı kadar, ciğerlerimi yırtarcasına bağırdım aşağıya doğru. Sesim o boş ve sonsuz şehirde yankılandı durdu ama kimse cevap vermedi.
Sonra rüzgarsız terasta bir müddet durup düşündüm. Mantıklı olmalıydım. "Beni yormak ya da delirtmek isteselerdi bunu çoktan yaparlardı. Belki de... Belki de benimle iletişim kuramıyorlar ve bana sadece yol gösteriyorlardır."
Hızla gökdelenden inip o yeni ışığın geldiği yöne doğru gitmeye karar verdim. Binanın devasa döner kapısına geldiğimde, o lanet uğultular beynimde tekrar başladı. Ama bu seferkiler öncekilerden çok daha farklıydı. Bir iğne batması veya ağrı gibi değildi; daha çok bozuk bir radyonun frekans ararken çıkardığı sinyal sesi gibi, ya da eski bir televizyon cızırtısı gibiydi. Beynimin içi adeta bir antene dönüşmüştü.
"Hayıııırrrrr! Yine başlama ne olur!" diye haykırdım ellerimi kulaklarıma bastırarak.
Tam o an, o cızırtının ortasında içimde sıcak, akışkan bir şey dolaşmaya başladı sanki. Bu sıcaklık kalbimden çıkıp tüm damarlarımı ağır ağır geziyor, kanıma karışıyor gibi hissettim. Bedenim bu yeni enerjiyle başa çıkamadı. Uğultular ve damarlarımdaki o tuhaf sıcaklığa daha fazla dayanamadım...
Yine bayılmıştım.
Ayıldıktan sonra soğuk zeminden hemen toparlanmaya çalıştım. Üstümü başımı silkeleyip gökdelenin önünden ayrıldım. İkinci ışığın geldiği yöne doğru kararlı adımlarla yürümeye başladım. İşin garibi, bayılmadan önceki o yorgunluğumdan eser kalmamıştı; aksine kendimi inanılmaz derecede dinç ve güçlü hissediyordum. Adımlarımı hızlandırdım, bir müddet koştum.
Koşarken kafamın içinde aniden, dışarıdan gelmeyen ama beynimin tam ortasında çınlayan o sesleri tekrar duymaya başladım.
"Yine mi uğultular yaa! Lütfen rahat bırakın beni!" diye sızlandım koşmaya devam ederken.
Ama bir saniye... Dikkat kesildim. Bu ses, o önceki rahatsız edici cızırtılara, o anlamsız uğultulara hiç benzemiyordu. Frekans yavaş yavaş netleşiyordu. Cızırtıların arasından kelimeler seçilmeye başlamıştı. Ses o kadar tanıdıktı ki, olduğum yere mıhlanıp kaldım. Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Dur bir dakika... Bu... Bu..."
Nefesim kesildi, gözlerime yaşlar hücum etti.
"Babam!..."


Yorum