Brain Computer Interface - Bölüm 2: Karlı Bir Nisan Akşamı




Karlı Bir Nisan Akşamı

Takvimler Nisan'ın 17'sini gösteriyordu. Normalde baharın müjdecisi olması gereken bu ayda, dışarıda sanki zemheri ayından kalma, dondurucu bir fırtına ve iri taneli lapa lapa yağan bir kar vardı. Akşam yemeğinden sonra sıcacık evimizde, en kalın battaniyeme sıkıca sarılıp televizyon karşısına geçmiştim. Kanallar arasında öylesine gezinirken, son derece modern dekorlu bir stüdyoda çekilen bir teknoloji programına gözüm takıldı. O günlerde, hızla gelişen teknolojiyi takip etmek zaten nefes kesici bir hal almıştı.

Programın sunucuları son derece heyecanlıydı. Bilmem kaç megapikselli, profesyonel kameralara taş çıkartan telefonlardan; duvarları kaplayan, incecik ve neredeyse birer süper bilgisayara dönüşmüş yüksek çözünürlüklü akıllı televizyonlardan bahsediyorlardı. Küçücük bir metal parçasına sığdırılmış devasa kapasiteli hard diskleri, giderek canavarlaşan oyun bilgisayarlarını ve türlü türlü yenilikçi yazılımları ardı ardına tanıtıyorlardı. Tam kanalı değiştirmek üzereydim ki, sunucunun elinde tuttuğu o tuhaf, fütüristik kaska benzer şey gözüme çarptı. Ekranda beliren yazı nefesimi kesti: "Brain Computer Interface" (Beyin-Bilgisayar Arayüzü).

Üzerinde çok fazla durmadılar. Sadece klavye veya fareye ihtiyaç duymadan, yalnızca beyin dalgalarını ve düşünce gücünü kullanarak bilgisayarı kontrol edebilmemize yarayan, henüz geliştirilme aşamasında, devrim niteliğinde ilginç bir cihaz olduğunu söylediler. Daha detaylı bilgi almak isteyen izleyiciler için ekranın alt köşesinde bir internet adresi belirdi. Bu ürün inanılmaz ilgimi çekmişti. O anki heyecanla battaniyeyi üzerimden fırlatıp hemen bir kalem ve kağıt buldum, adresi saniye sektirmeden not ettim. Koşarak odama, bilgisayarımın başına geçtim ve derin bir araştırmaya koyuldum.

Bir bilgisayarı, bir makineyi sadece "düşünce gücüyle" kullanma fikri beynimde şimşekler çaktırmıştı. Hele bunun oynadığımız o devasa strateji ve savaş oyunlarına katacağı boyutu, o tarifsiz heyecanı düşündükçe zevkten dört köşe olmuştum. Ekrandaki karakteri düşünerek yürütmek, sadece odaklanarak komut vermek... Bu, bilim kurgu filmlerinin gerçeğe dönüşmesiydi. O gece sabaha kadar okudum, araştırdım. "Bunu mutlaka bulmalı ve denemeliyim," diyordum kendi kendime.

Ertesi günün sabahında, henüz karın beyazlığı sokakları terk etmemişken en yakın arkadaşım Emrullah kapıyı çaldı. Ayakkabılarındaki karları silkeleyerek içeri girdiğinde, ona daha "hoş geldin" bile demeden "Brain Computer Interface"ten heyecanla bahsetmeye başladım. Geceden beri biriktirdiğim tüm bilgileri bir çırpıda anlattım. Tahmin ettiğim gibi, teknolojiye en az benim kadar meraklı olan Emrullah da duydukları karşısında adeta büyülendi. Gözleri parlayarak, sabırsız bir ses tonuyla, "Kanka! Şaka yapıyorsun... Bundan bir tane bulmalıyız, hem de en kısa sürede!" deyip durdu.

Biz odanın ortasında volta atarak bu harika cihazın hayallerini kurarken, annem çoktan o enfes pazar kahvaltısını hazırlamış, babam da işe gitmek üzere uyanmıştı. Bizim kapı eşiğindeki o hararetli ve yüksek sesli koyu muhabbetimizi görünce, mutfaktan çıkıp bir müddet bize kulak misafiri olmuş. Birden babamın o tok sesiyle irkildik.

"Benim asker arkadaşım Hasan'ın şehir merkezinde büyük bir bilgisayar ve teknoloji mağazası var," dedi babam gülümseyerek. "İsterseniz adresi vereyim. Gidip ona bir danışırsınız, böyle ilginç icatları genelde o takip eder. Hem uzun süredir de görüşememiştik, benim yerime bir çayını içer, selamımı söylersiniz."

Emrullah ile o an birbirimize öyle bir baktık ki, gözlerimizdeki sevinci tarif etmem imkansız. İkimiz de sevinçli bir şekilde yerimizden zıplayıp, "Oley be! Hemen üzerimizi giyip gidelim hadi Emrullah!" diye bağırdık.

Tam kapıya doğru hamle yapmıştık ki, annem elinde çaydanlıkla mutfak kapısında belirdi. "Hop! Durun bakalım genç beyler, önce o kahvaltı masasına oturulacak! Mideleriniz boşken hiçbir yere gidemezsiniz," dedi, itiraz kabul etmeyen o otoriter sesiyle.

İçimiz içimize sığmıyordu ama anneme karşı gelmek ne mümkündü. Hızlıca, adeta lokmaları çiğnemeden kahvaltımızı yuttuk. Babam işe giderken bizi arabasına aldı ve Hasan Abi'nin mağazasına çok yakın bir caddede indirdi. Nisan soğuğuna inat içimizde yanan o teknoloji ateşiyle mağazadan içeri daldık. İçerisi yepyeni elektronik eşya kokuyordu. Kasadaki görevliye Hasan Abi'yi sorduğumuzda, şu an önemli bir şirket toplantısında olduğunu ve biraz beklememiz gerektiğini söylediler.

Biz de bu fırsatı değerlendirip o devasa mağazayı dolaşmaya, son model kasalara, dev ekranlara ağzımızın suyu akarak bakmaya koyulduk. Yaklaşık otuz dakikalık, bize asır gibi gelen bir bekleyişin ardından arkamızdan tok bir ses duyuldu: "Gençler!"

Sesin geldiği yöne hızla döndük. Esmer, uzun boylu, takım elbiseli ama oldukça samimi gülümseyen genç bir adam eliyle bize 'gelin' işareti yapıyordu. Hızlı adımlarla yanına vardığımızda elini uzattı.

"Görevli arkadaşlar beni aradığınızı söyledi. Ben Hasan."

Emrullah ile yine o gizli zafer gülümsemesiyle birbirimize baktık. Sevincimiz o kadar büyüktü ki kelimelere dökmekte zorlanıyorduk. Hemen kendimi toparladım. "Ben asker arkadaşınız Remzi'nin oğluyum Hasan Abi. İsmim Tufan. Bu da en yakın arkadaşım Emrullah."

Hasan Abi'nin yüzündeki gülümseme daha da genişledi. Bizi kucakladı. "Ooo! Aslan parçaları, memnun oldum. Hoş geldiniz bakalım. Ayakta kalmayın, gelin benim ofisime geçelim. Sıcacık birer bardak çay içelim, hem de sohbet ederiz." dedikten sonra çalışanlardan birine çayları söyleyip bizi lüks odasına yönlendirdi.

Deri koltuklara kurulduğumuzda, bir yandan tavşan kanı çaylarımızı yudumluyor, bir yandan da koyu bir muhabbet ediyorduk.

"Eee, anlatın bakalım. Asker arkadaşım, Remzi abim nasıl? Neler yapıyor? Hayat telaşı işte, inanın çok uzun zamandır görüşemiyoruz," dedi nostaljik bir iç çekişle.

"Çok şükür iyi Hasan Abi. Size çok çok selamı vardı. O da hep söyler uzun süredir görüşemediğinizi. Şimdi işte, çalışıyor," diye yanıtladım.

"Aleykümselam, başım üstüne... Peki siz neler yapıyorsunuz bakalım derme çatma gençler?"

Bu kez Emrullah lafa girdi. "Liseyi yeni bitirdik abi. Geçen sene üniversite sınavı istediğimiz gibi geçmedi, yerleşemedik. Bu sene daha sıkı, tekrar hazırlanıyoruz."

"İyi, çok çalışın bakalım. Gelecek sizin elinizde, sizi çok güzel yerlerde, iyi mesleklerde görmek isteriz."

"Geçen sene biraz tecrübesizdik, beceremedik ama bu sene ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Olacak inşallah," dedim umutla.

"Hadi bakalım, dualarımız sizinle gençler," dedi Hasan Abi ama sonra gözlerini kısarak bize doğru eğildi. "Fakat konuyu değiştirmeyelim... Ben sizi içeri girdiğinizden beri izliyorum, çok heyecanlı ve bir o kadar da sabırsız gördüm. Hayırdır? Gözlerinizdeki bu parıltının sebebi nedir?"

Heyecandan kalbim hızlanmıştı. "Abi," diye başladım söze, "Biz bir cihaz arıyoruz, daha doğrusu merak ediyoruz. Babam, piyasadaki yenilikleri en iyi sizin bileceğinizi, size danışmamızı söyledi. Onun için kapınızı çaldık."

Hasan Abi arkasına yaslanıp ellerini birleştirdi. "Öyle mi? Nasıl bir cihazmış bu bakalım?"

"İsmi, Brain Computer Interface. Düşünce gücüyle..."

Daha sözümü bitirmeden Hasan Abi'nin gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Hımm... Evet, bildim. Sizin bu yaşta bu teknolojiyi takip etmeniz beni gerçekten etkiledi."

"Nasıl bulabiliriz abi bu cihazı? Türkiye'de var mıdır?" diye sordu Emrullah sabırsızca.

Hasan Abi derin bir nefes aldı. "Bakın gençler, bunu piyasada bulmak şimdilik çok zor. Henüz tam tüketici versiyonları yaygınlaşmadı. Ama diyebilirim ki, siz gerçekten bugün çok şanslısınız."

İkimiz aynı anda, koro halinde "Nasıl yani Abi?" diye atıldık.

"Cihaz oldukça pahalı ve ithalatı meşakkatli. Ancak benim de, kişisel olarak teknolojik merakımı çok cezbetmişti. Sırf denemek ve mağaza vitrinine koyup koymamaya karar vermek için distribütörden özel bir prototip sipariş vermiştim. Hatta bugün kargoyla gelmesi gerekiyor. Fakat az önce yaptığımız toplantıda, bu kadar pahalı bir cihazın bu şehirde çok satılmayacağına, riskli bir yatırım olduğuna karar verip stoğumuza almama kararı aldık."

Sözünü bitirmesini nefesimizi tutarak bekliyorduk.

Hasan Abi hafifçe gülümsedi. "İsterseniz... Benim deneme amaçlı sipariş ettiğim o tek prototipi size birkaç günlüğüne ödünç vereyim. Götürün, evinizde kurun, hevesinizi alın ve denersiniz bir müddet. Hem test etmiş olursunuz."

Kulaklarıma inanamıyordum. Emrullah'la ayağa fırlayıp, "Abi, bu inanılmaz, çok süper olur! Sana ne kadar teşekkür etsek azdır!" diye sevinç çığlıkları attık.

"Sakin olun bakalım," diyerek güldü Hasan Abi. "Dediğim gibi, kargo şirketi öğleden sonra teslimat yapıyor. Akşamüzeri büyük ihtimal elimde olur. Saat 5-6 gibi tekrar gelin, kasadan alın."

"Tamam Abi. Ne diyeceğimizi bilemiyoruz, çok sağ olun."

Hasan Abi'yle tekrar vedalaşıp o sihirli sözü almış olmanın verdiği muazzam bir mutlulukla mağazadan çıktık. Dışarıdaki dondurucu soğuk umurumuzda bile değildi. Emrullah ile sevinçten resmen havalara uçuyorduk. İleride başımıza gelecek o karanlık ve akıl almaz olaylardan, o felaketten tamamen habersizdik. Sokaklarda boş boş dolaşarak, bu cihazla düşünce gücümüzle neler yapabileceğimizi, arkadaşlara nasıl hava atacağımızı hayal ederek gezmeye başladık.

Fakat saat bir türlü 17:00 olmuyordu! Zaman adeta donmuştu. Einstein'ın o meşhur "zamanın göreceliği" teoremini hayatımda hiç bu kadar derinden, iliklerime kadar hissetmemiştim. Zevk aldığın anlar su gibi akarken, beklediğin o kritik saatler asırlara bedel oluyordu. Çay bahçelerinde oturduk, sokakları turladık, vitrinlere baktık ve nihayet saat beşi vurduğunda nefes nefese yeniden mağazaya vardık.

Kasada duran Nazlı Hanım adındaki güler yüzlü çalışan, bizi görünce gülümsedi. "Tufan ve Emrullah siz misiniz?" diye sordu. Hasan Bey'in ani çıkan bir işi dolayısıyla mağazadan ayrılmak zorunda kaldığını belirterek, tezgahın altından simsiyah, oldukça şık, mat ve gizemli duran orta boy bir paket çıkardı. Paketi ellerim titreyerek teslim aldım. Binlerce kez teşekkürlerimizi sunarak mağazadan adeta koşarak ayrıldık.

Nisan ayında inadına yağan o acımasız kara, yüzümüze vuran dondurucu soğuğa hiç aldırmadan, kollarımda o siyah kutuyla Emrullah ile kahkahalar ata ata evin yolunu tuttuk. Ayaklarımız yere değmiyordu sanki.

Eve vardığımızda burnumuza nefis yemek kokuları doldu. Annem sofrayı çoktan kurmuştu ve bizi kapıda görür görmez hemen yemeğe gelmemizi tembihledi.

"Hemen o ıslak üstünüzü değiştirin, ellerinizi yıkayıp çabuk masaya gelin. Yemek buz gibi oldu!"

Odamıza doğru koşarken, "Ama anne... Çok önemli bir işimiz var, sadece beş dakika..." diye mırıldandım.

"İtiraz istemiyorum Tufan! O yemek yenecek. Yemekten sonra odanızda ne icat çıkarıyorsanız çıkarın," diyerek kestirip attı.

Oflaya puflaya, elimizdeki o efsanevi kutuyu yatağımın üzerine dikkatlice bırakıp banyoya koştuk. Ellerimizi yıkayıp zoraki bir şekilde yemeğe oturduk. Önümdeki o koca tabak yemeği nasıl bitirdim, ne çiğnedim inanın zerre kadar hatırlamıyorum. Gözüm sürekli odamın kapısındaydı. Emrullah yemeğe benden daha düşkün olduğu için ağırdan alıyordu. Masanın altından bacağına vurup, kaş göz işaretiyle bir an önce kalkmamızı, cihazı kurup denememizi anlatmaya çalıştım. Önce ne demek istediğimi anlamadı safım, ama sonra jeton düşünce ağzındaki son lokmayı güçlükle yutup o da benim gibi aniden fırladı.

Annemin arkamızdan "Nereye doymadınız daha!" diye söylenmesine hiç aldırış etmeden kendimizi odama atıp kapıyı kilitledik.

Kalplerimiz yerinden çıkacak gibi atarken, siyah kutunun jelatinini dikkatlice yırttık. Kutunun içinden, hayal ettiğimden çok daha estetik, koyu gri, soğuk bir metalden yapılmış, iç kısmında garip sensör uçları ve incecik kablolar barındıran o başlık çıktı. Kurulum kılavuzuna hızlıca göz atıp bağlantılarını bilgisayarıma yaptık. Cihazın üzerindeki minik mavi ışıklar yanıp sönmeye başladığında odanın atmosferi bile değişmişti sanki.

Derin bir nefes alarak cihazı aldım ve o soğuk metal sensörlerin kafa derime temas etmesine izin vererek güzelce kafama yerleştirdim. Tuhaf, ürpertici ama bir o kadar da heyecan verici bir histi.

Emrullah bilgisayarın başına geçti, parmağını o kırmızı güç düğmesinin üzerine koydu ve bana dönüp hafifçe titreyen bir sesle sordu:

"Hazır mısın kanka?"

Bir an yutkundum. İçimde anlamlandıramadığım, çok derinden gelen anlık bir ürperti hissettim ama merakım ağır bastı.

"Dur..." dedim, derin bir nefes daha aldım ve kendimi sıktım. "Tamam, hazırım. Başlat."

Emrullah o düğmeye bastığı an, beynimin tam orta yerinde, kafatasımın içini zangır zangır titreten inanılmaz bir elektrik dalgası hissettim. Bu hafif titreme saniyeler içinde dayanılmaz, cehennem ateşi gibi acı bir yanma hissine dönüştü. Sanki beynime kızgın bir demir saplanıyordu. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu, odanın ışıkları büyük bir hızla silikleşti ve her şey mutlak bir karanlığa, ardından dipsiz bir sessizliğe gömüldü.

Sonrasını... Sonrasını hiç hatırlamıyorum.

İkinci Bölümün Sonu




REKLAM ALANI (ADSENSE ONAYI BEKLENİYOR)

Yorum

Unknown
2. baskı mı oldu ne? sen daha önce yazmadın mı bunu? hikayeyi uzatacak mısın yoksa?
Meb Bjk
Abi dediğin gibi bunu önceden yazmıştım. Sonra pc yedekledim. Ama şuanda bulamıyorum eski yazılarımı. Tekrar baştan başladım. Hatırladığım kadarıyla eskisini yazacağım. Sonrada devamını yazacağım inş...
Podcast Dinle @MebBjk İzle Destek Ol