KAN KIRMIZISI NİYETLER
――――――――――――――――――――――――――――――――――――――――
📖 Kaçırdın mı? — Önceki bölümde:
Arda, dedesinden kalan dükkânda gizli
bir sandığın içindeki madalyonu bulmuş ve ona dokunduğu anda avucuna kazınan
gizemli bir mühür onu yere yıkmıştı. Aynı gece, şehrin öte yanında Mirhan adlı
bir sokak çocuğu çamurlu asfaltta diz çöküp güce giden yolu açacak o mendili
yakaladı. Arda henüz düştüğü yerden ayağa kalkamamışken, dükkânın kepengine
inen kükreyen sesler gecenin sessizliğini yırttı: "Vural Bey’in adamları
bekletilmez."
――――――――――――――――――――――――――――――――――――――――
Dükkânın paslı kepengi içeriden kilitli olduğu için değil, otuz yılın
yorgunluğuna, rutubetine ve o geceki zorlamaya daha fazla dayanamadığı için
büyük bir gürültüyle koptu. Metalin betona sürtünürken, kıvrılırken çıkardığı o
tiz, kulak tırmalayan çığlık, karanlık sokağı boydan boya yararak içeri doldu.
Dışarıdaki soğuk, yağmurla ıslanmış rüzgâr, dükkânın içindeki o yoğun ahşap,
cila ve toz kokusunu saniyeler içinde sildi süpürdü.
Arda, avucuna dağlanan mührün akıl almaz acısıyla hâlâ yerdeydi. Eski, meşe ağacından yapılma ağır tezgâhın arkasına cenin pozisyonunda kıvrılmış, siper olmuştu. Nefesleri kesik kesikti. Göğüs kafesi o kadar hızlı inip kalkıyordu ki, kalbinin kaburgalarını kırıp dışarı fırlayacağından korktu. Vücudundaki o ezici, görünmez ağırlık, etini yakan o kızıl
damga, kepengin açılmasıyla içeri dolan o buz gibi esintiyle birleştiğinde adeta kemiklerini donduracak kadar şiddetlendi. Gözleri yaşarıyor, görüşü bulanıklaşıyordu.Düşmemek, bilincini kaybetmemek ve içeri giren adamların ayakları
altında ezilmemek için tezgâhın kenarına, kanlı ve titreyen parmaklarıyla var
gücüyle tutundu. Avucundaki o garip sembol, sanki derisinin altında atan ikinci
bir kalp gibi nabız atıyor, her atışında beynine keskin bir ağrı dalgası
gönderiyordu.
İçeri iki kişi girdi.
Adımları ağırdı, acelesizdi. Bu sokağın, bu gecenin onlara ait
olduğunu bilen insanların o ukala ve rahat yürüyüşüyle içeri süzüldüler.
Üzerlerindeki pahalı ama gösterişsiz, özel dikim koyu renk paltolar, gecenin
neminden ve çiseleyen yağmurdan parlıyordu. Dışarıdaki sokak lambasının zayıf,
sarımtırak ışığı adamların yüzlerini yarım yamalak aydınlattı. Önden giren, iri
yarı, geniş omuzlu, köşeli ve kemikli bir yüze sahip olan adamdı; ellerinde,
içindeki ağırlığı belli eden kalın deri bir tahsilat çantası tutuyordu.
Boynundaki kalın altın zincir, ceketinin yakasından hafifçe parlıyordu. Diğeri
ise ondan daha kısa, esmer, kemirgen yüzlü ve yılan gibi çevik hareketleri olan
biriydi. Adımlarını atarken dükkânın içini inceliyorlardı, fakat bu bakışlar
antikalara, dedesinin yıllarca biriktirdiği tarihi eşyalara değer biçen birinin
bakışları değildi; neleri paraya çevirebileceklerini, neleri
yağmalayabileceklerini hesaplayan açgözlü avcıların bakışlarıydı.
Arda, refleks olarak sağ elini, o kızıl izin alev alev yandığı avucunu
ceketinin içine, göğsüne doğru sakladı. Mührün yaydığı o tuhaf ışığın
karanlıkta fark edilmesinden korkuyordu.
“Vural Bey’in selâmı var,” dedi çantayı tutan iri adam. Sesi sokağın
soğuğu kadar duygusuz, tok ve emrediciydi. Dükkânın duvarlarında yankılandı.
“Geciken kiranın ve biriken borçların tahsilatı için geldik. Çık oradan.”
Arda, destek almak için tezgâha yaslanarak yavaşça, acı içinde
kıvranarak ayağa kalktı. Dizleri titriyordu. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu
ama sesini sabit tutmak için tüm iradesini topladı. Sesi, kendi beklediğinden
ve hissettiği korkudan çok daha sakin, hatta hafifçe dikbaşlı çıkmıştı.
“Vade tarihi daha geçmedi,” dedi Arda. Gözlerini iri adamın gözlerine
dikti. “Ay sonuna kadar vaktimiz var. Ayrıca istenen bu yeni zamlı rakam yasal
değil. Sözleşmeye tamamen aykırı. Dedem o sözleşmeyi yıllar önce yapmıştı,
kafanıza göre iki katına çıkaramazsınız.”
Kısa boylu, esmer adam alaycı bir şekilde, genzinden gelen çirkin bir
sesle güldü. Ağzında altın kaplama bir diş parladı. “Sözleşme mi? Biz kâğıt
parçalarına, mahkeme kararlarına, yasalara bakmayız evlat. Biz Vural Bey’e
bakarız. Vural Bey ne derse, kanun odur. Borcun tamamı, artı yüzde yirmi
gecikme faizi. Ve nakit. Hemen şimdi.”
Arda yutkundu. Boğazı kurumuştu. Kasada, dedesinin vefatından beri
doğru düzgün iş yapamayan bu tozlu dükkânda sadece yirmi sekiz lira vardı.
Kendi cebinde ise taş çatlasa kırk lira kalmıştı. Banka hesabı zaten eksi
bakiyedeydi. İstenen rakam, bu dükkânın altı aylık cirosuydu. İstedikleri şeyin
para olmadığını, dedesinin dükkânını elinden almak istediklerini çok iyi
biliyordu.
İri adam elindeki ağır deri çantayı yavaşça, tehditkâr bir ses
çıkaracak şekilde yere bıraktı. Ellerini ceplerinden çıkardı, parmaklarını
kütletti ve bir adım öne çıktı. Dükkân zaten dar ve eşyalarla doluydu; adamın
attığı tek bir adım, onu Arda’nın nefesini hissedecek kadar dibinde
bitivermesine yetmişti. Adamın üzerinden gelen ucuz losyon ve sigara kokusu,
dükkânın ahşap kokusunu bastırdı.
Ve tam o anda oldu.
Arda'nın avucundaki mührün sızısı bir anda inanılmaz bir seviyeye
ulaştı; bileğine, oradan koluna ve göğsüne doğru keskin, elektrik akımı gibi
bir şok dalgası yayıldı. Beyninin içine, kafatasının tam ortasına bir anda
yabancı, yakıcı bir his, kontrol edemediği bir algı hücum etti. Gözlerinin
önündeki dünya, antikalar, raflar, karşısındaki adamın silüeti bir saniyeliğine
sarsıldı, dalgalandı ve silikleşti. Gerçeklik bükülüyordu.
Arda, adamın fiziksel bedenini, üzerindeki paltoyu, yüzündeki o sert
ifadeyi değil; adamın içindeki niyetin rengini, aurasını gördü. Koyu,
fokurdayan, bulanık ve tiksindirici bir kan kırmızısı... Bu renk adamın
göğsünden taşıyor, damarlarından fışkırıyor ve dalgalar hâlinde Arda’nın
üzerine doğru geliyordu. Bu, doğrudan şiddete, kemik kırmaya, zarar vermeye
odaklanmış saf, dizginlenmemiş bir öfkenin ve görevin rengiydi. Mühür ona
sadece tehlikeyi haber vermiyor, tehlikenin anatomisini gösteriyordu.
Ama bedeni, zihninin bu yeni yeteneğine ayak uyduracak kadar hızlı
değildi.
Arda tehlikeyi, o kızıl dalgayı görüp geri çekilmeye çalıştı ama çok
geçti. İki saniye sonra adamın devasa, nasırlı eli havaya kalktı ve Arda’nın
yakasına, ceketinin kumaşını yırtacak bir güçle yapıştı.
Yere nasıl çarptığını, o saniyenin nasıl geçtiğini tam olarak
hatırlamıyordu. Sadece şiddetli bir darbe, yüzünde patlayan bir acı ve ardından
havalandığını hissetti. Sırtı, arkasındaki ahşap raflardan birine o kadar
şiddetle vurmuştu ki, içerisi tıka basa dolu olan raf büyük bir gürültüyle
sarsılmıştı. Dedesinin gözü gibi baktığı birkaç eski, işlemeli pirinç şamdan,
tozlu cam vazolar ve porselen biblolar büyük bir şangırtıyla parkeye yuvarlanıp
paramparça oldu. Kısa boylu adam kapının önünde elleri cebinde dikilip bu
manzarayı sırıtarak izlemeye devam ederken, iri olan Arda’nın yakasını
bırakmamış, onu rafa doğru çivilemişti.
“Vural Bey mazeret dinlemeyi sevmez evlat,” diye hırladı adam. Sesi
artık sadece emredici değil, aynı zamanda vahşiydi. Tükürükleri Arda'nın yüzüne
saçıldı. “Ya o parayı sökülürsün, ya da bu dükkânın anahtarlarını yutarsın.”
Arda’nın avucundaki mühür hâlâ cayır cayır yanıyor, elini kavuruyordu.
Gözlerini acıyla zorlukla açtığında, zihnindeki o kırmızı algının, o niyet
görme yetisinin yok olmadığını, aksine darbe yedikçe daha da netleştiğini fark
etti. Kendisini tutan iri adamın rengi, 'görev icabı' uygulanan, kontrollü,
rasyonel bir şiddeti temsil eden koyu bir kırmızıydı. Amacı öldürmek değil,
korkutmak ve almaktı. Ama kapıda bekleyen, hiçbir şey yapmadan sadece sırıtan
diğer kısa boylu adamdan yayılan renk çok daha farklı, çok daha karanlık,
siyaha çalan bir kırmızıydı. O, acı vermekten, kırmaktan, yok etmekten saf bir
zevk alan, kaosu seven, fırsat bulsa bıçağını çekmekten çekinmeyecek birinin
rengiydi. Arda tüm bunları mantığıyla, tecrübesiyle çözmüyordu; mühür bu
bilgiyi doğrudan zihnine, saniyeler içinde tartışmasız bir gerçek olarak
kazıyordu.
Gözüne inen ikinci, sert bir yumruk, düşüncelerini böldü. Arda acıyla
sarsılıp iki büklüm oldu. Hemen ardından midesine yediği okkalı bir diz
darbesiyle nefesi tamamen kesildi. Ciğerlerindeki tüm hava boşalmıştı.
Öksürerek yere doğru yığıldı ama adam onu yakasından tutarak havada asılı
bıraktı. Ancak ilginç olan şuydu: Aldığı her darbede, sızlayan her kemiğinde,
hissettiği dayanılmaz fiziksel acıya rağmen avucundaki mührün yaydığı o kırmızı
görüler, o altıncı his daha da berraklaşıyordu. Adamların niyetini, ne zaman
vuracaklarını, şiddetlerinin sınırını, neyi amaçladıklarını görebiliyordu.
Eğer onlara direnirse, karşı koymaya çalışırsa, kapıdaki o siyaha
çalan kırmızı auraya sahip adamın da kavgaya heyecanla dâhil olacağını ve o
zaman bu dükkânın içinden sağ veya sağlam çıkamayacağını biliyordu. Renginin
taşıdığı o psikopatça vahşet bunu çok açıkça, adeta bağırarak söylüyordu.
Sessiz kalmalı, pes etmiş görünmeliydi.
“Kasada... para yok,” diyebildi Arda, ağzındaki yoğun, paslı kan
tadını yutkunarak, kelimeleri zorlukla bir araya getirerek. “Banka
hesabımdan... yarın sabah aktarabilirim. Yemin ederim.”
Kısa boylu adam güldü. Bu gülüş, Arda'nın zihnindeki o siyah-kırmızı
aurayı daha da hareketlendirdi. “Yarın ha? Sen bizimle dalga mı geçiyorsun lan?
O zaman tapuyu devredersin. Madem para yok, dükkânı alırız.”
“Tapu... bende değil,” dedi Arda, ciğerlerine biraz hava çekmeye
çalışarak kesik kesik konuşurken. “Dedemin vefatından beri mahkeme, miras
davası sürüyor. Amcamlarla davalıyız. Tapunun henüz benim üzerimde olmadığını,
satılamayacağını Vural Bey de gayet iyi biliyor. Beni öldürseniz de size o
tapuyu hemen devredemem.”
İki adam birbirine baktı. Gözlerinde kısa süreli bir sessiz iletişim
yaşandı.
O an Arda, yakasını tutan iri adamın içindeki kırmızının aniden ton
değiştirdiğini, kaynadığını ve yavaş yavaş solgun, soğuk bir griye dönüştüğünü
gördü. Şiddetin ve öfkenin rengi, yerini hesapçı, pragmatik ve kararsız bir
griye bırakıyordu. Adam, tapusu mahkemelik olan, devri yapılamayacak bir dükkân
için fazladan kan dökmenin, polise bulaşmanın Vural Bey’i kızdırabileceğini, bu
işin onlara bir fayda sağlamayacağını düşünüyordu. Mühür, adeta adamın
zihninden geçen o mantıklı hesaplamaları Arda’ya fısıldıyor, tehlikenin boyut
değiştirdiğini müjdeliyordu.
Hamle sırası bitmişti. İrade savaşı sonuçlanmıştı. Arda, adamın onu
daha fazla dövmeyeceğini, onu öldürmeyeceğini o saniye hissetti. Bu,
rahatlatıcı olduğu kadar korkutucu bir bilgelikti.
İri adam, Arda’nın yakasını iğrenir gibi bir hareketle bıraktı. Arda
öksürerek ahşap zemine yığıldı, sırtını tezgâha dayayıp nefes almaya çalıştı.
Adam ellerini çırparak temizledi, sonra gözlerini dükkânın içindeki değerli
eşyalarda hırsla gezdirdi. Antika köstekli saatler, gümüş işlemeli boy
aynaları, dedesinin yıllarca bit pazarlarından, müzayedelerden özenle topladığı
gramofonlar, el yapımı hançerler...
“Dükkânda işe yarar ne varsa...” dedi iri adam. Sesi tekrar o soğuk ve
emredici tonuna dönmüştü. Sonra yerde yatan Arda’ya küçümseyerek baktı. “Bu
gece alınacak. Aldıklarımızı gecikme faizi yerine, borcundan düşeriz. Bir
sonraki ay, nakit parayla geleceksin. Yoksa bu dükkânı senin başına yıkarız.”
Arda karşı çıkmadı. Bir kelime bile etmedi. Karşı çıkarsa, en ufak bir
itirazda bulunursa, o griye dönen auranın saniyeler içinde tekrar kan
kırmızısına bürüneceğini, bu kez hayatta kalamayacağını biliyordu. Sadece
sessizce izledi. Çaresizlik içinde, boğazı düğümlenerek adamların dedesinin
dükkânını, çocukluğunun geçtiği bu kutsal mekânı yağmalamasını izledi. Kısa
boylu adam neşeyle raflara saldırdı. Gümüş çay takımlarını, Osmanlı döneminden
kalma pirinç şamdanları, değerli ne varsa, kırıp dökme pahasına, acımasızca
deri çantalarına ve buldukları bez çuvallara doldurdular. Dedesinin hatıraları,
yılların emeği tek tek o çuvalların karanlığında kayboldu.
İşleri bittiğinde, dükkân sanki bir kasırganın ortasında kalmış
gibiydi. Adamlar çuvalları sırtlayıp dükkândan çıktılar ve kopmuş kepengi
arkalarından yarım yamalak, göstermelik bir şekilde çektiklerinde, sokağın o
yağmurlu, ıslak ve soğuk sessizliği dükkâna geri döndü.
Arda uzun bir süre, belki on dakika, belki yarım saat, soğuk parke
zeminde hareketsiz yattı. Sadece yağmurun kepenge vuruşunu dinledi.
Sonra yavaşça, sızlayan kaslarına aldırmadan doğruldu. Etrafı
darmadağındı. Boşaltılmış, yağmalanmış raflar, devrilmiş masalar, kırılmış
camlar... Yılların emeği, dedesinin hayatı birkaç dakika içinde, kaba saba iki
adamın çuvalına sığdırılıp götürülmüştü. Dükkânın ruhu sökülüp alınmıştı sanki.
Elleri titreyerek sağ avucuna baktı. Mühür soluklaşmış, o parlak,
magma gibi akan ışığı tamamen sönmüştü. Tenindeki o tuhaf, karmaşık geometrik
şekillere benzeyen kızıl yanık izi hâlâ duruyordu ama o dayanılmaz acısı
dinmişti. Artık rahatça nefes alabiliyordu. Az önce yaşadığı şeylerin, gördüğü
o auraların ve niyetlerin bir rüya, aldığı darbelerin bir halüsinasyonu
olmadığını çok iyi biliyordu. Adamların ne yapacağını, ne kadar ileri
gidebileceklerini, nerede duracaklarını önceden hissetmişti. Mühür ona sadece
dayanılmaz bir acı vermemiş, hayatta kalması için, düşmanlarının en gizli
niyetlerini okumasını sağlayan korkunç bir güç bahşetmişti.
Tam o sırada, dükkânın karanlık, gölgeli köşelerinden bir fısıltı
duyuldu. Bu rüzgarın sesi değildi. Arda’nın dedesine de ait olmayan, çok daha
eski, çok daha yorgun, asırların ağırlığını taşıyan kadim bir ses yankılandı
boşlukta:
“Yine tutunabildin... İraden zannettiğimden daha güçlüymüş, kan
taşıyıcısı.”
Arda dehşetle irkilerek arkasına, sesin geldiği köşeye döndü. Dükkânda
ondan başka kimse yoktu. Gölgelerden başka hiçbir şey yoktu. Sadece gecenin
uğuldayan rüzgârı ve dışarıdan sızan yağmurun damla sesleri vardı.
Ses bir daha duyulmadı. Ama havada bıraktığı o ürperti, o kadim
ağırlık asılı kalmıştı. Arda, yere saçılan, kırık eşyaların arasından dedesinin
yerde duran, camı paramparça olmuş fotoğraf çerçevesini bulup aldı. Cam
kırıklarına aldırmadan, titreyen parmaklarıyla fotoğrafı sildi. Siyah beyaz
fotoğrafta dedesinin yüzünde, çocukluğunda hiç fark etmediği, hep babacan bir
tebessüm sandığı o ifadenin altında aslında gizli bir hüznün, derin bir
korkunun ve amansız bir tedirginliğin izleri olduğunu şimdi o kadar net
görebiliyordu ki.
Anlamıştı. Dedesi bu karanlık dünyayı, bu tehlikeleri, bu güçleri hep
biliyordu. Vural Bey gibi adamların sadece buzdağının görünen yüzü olduğunu
biliyordu. Ve o sandığı, o mühürlü kutuyu sıradan bir kutu gibi dükkânın bir
köşesine saklaması tesadüf değildi. Onu bulmasını beklemişti.
Dedesinin o kederli gözlerine bakarken, avucundaki mühür bir kalp gibi
tek bir kez, ritmik ve güçlü bir nabızla attı. Sanki Arda'nın farkındalığını
onaylıyordu.
Arda fotoğrafı yavaşça, özenle masaya bıraktı. Artık geri dönüşü
yoktu. Yıllardır kaçtığı, uzak durmaya çalıştığı o bela, o karanlık dünya artık
sadece kapısına dayanmamış, derisinin altına, damarlarına kadar işlemişti. Bir
sonraki nabız attığında, karşısına nasıl bir tehlikenin, nasıl bir karanlığın
çıkacağını tahmin bile edemiyordu. Fakat bu mührün sırrını çözmek, ona
fısıldayan o sesin sahibini bulmak ve Vural Bey'den dedesinin hatıralarını geri
almak, artık sadece bir merak değil, amansız bir savaşın, hayatta kalmanın ta
kendisiydi.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
- ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU -
→ Arda'nın
mühür sayesinde keşfettiği "niyet okuma" yeteneği, yaklaşan daha
büyük tehlikelere karşı ona bir kalkan mı olacak, yoksa onu daha derin bir
karanlığın içine mi çekecek?
→ Dedesi
bu karanlık dünyayı ve tehlikeli adamları biliyorsa, neden böyle güçlü ve
gizemli bir mührü sıradan bir dükkânda, sadece Arda'nın bulabileceği bir
şekilde saklamıştı?
→ Zihnine
fısıldayan o kadim ve yorgun sesin asıl sahibi kim ve Arda'dan ne bekliyor?
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE…


Yorum