Mirasın Son Halkası - 4. Bölüm: Çamurdaki Vicdan



ÇAMURDAKİ VİCDAN

――――――――――――――――――――――――――――――――――――――――

📖 Kaçırdın mı? — Önceki bölümde:

Arda, dedesinden miras kalan gizemli mühürle dükkânına saldıran Vural Bey'in adamlarının karanlık niyetlerini görerek ölümcül bir saldırıdan sağ çıkmayı başarmıştı. Dükkânı yağmalanmış olsa da mührün bahşettiği bu tehlikeli gücün farkına varmıştı. Şehrin diğer ucunda ise Mirhan, çamurlu sokaklardan kurtulup lüksün ve gücün dünyasına adım atmak için Vural Bey'in verdiği siyah kartvizitteki gizemli numarayı aramıştı.

――――――――――――――――――――――――――――――――――――――――

Telefonun ahizesinden sızan o mekanik ses, Mirhan’ın zihninde saatlerdir yankılanan bir infaz kararı gibiydi. O gece yağan yağmur, kentin lağım kokan sokaklarını temizlemeye yetmemiş, aksine yerdeki çamurla birleşerek insanın üzerine yapışan ağır, yapış yapış bir tabakaya dönüştürmüştü. Karaköy’ün izbe, terkedilmiş antrepolarının arkasındaki o dar sokakta dikilirken, mat siyah kartviziti avucunda öyle sıkı tutuyordu ki gümüş renkli kabartma numara parmaklarının arasına gömülmüştü. Rüzgâr, boğazın tuzlu ve isli kokusunu yüzüne çarparken, uzaklardan gelen bir araba motorunun boğuk homurtusu sessizliği yırttı. İki devasa far, karanlık sokağı ve yağmur damlalarını delerek Mirhan’ın üzerinde odaklandı. Işık o kadar güçlüydü ki, gözlerini kısmak ve başını yana çevirmek zorunda kaldı.

Gelen araç, Vural Bey’in o gece restoranın önünde bindiği zırhlı hayaletin ta kendisiydi. Araba, çamurlu su birikintisini yara yara, tek bir ses bile çıkarmadan tam önünde durdu. Arka cam pürüzsüz bir vızıltıyla aşağı indiğinde, içerideki o ağır sandal ağacı ve pahalı deri kokusu sokağın çürümüş havasını bir anda yok etti. Mirhan, o kokuyu tekrar içine çektiğinde ciğerlerinin yandığını hissetti. Bu, boyun eğdiren, sahip olan, hükmeden itibarın kokusuydu. Ve o kokunun esiri olmuştu.

İçeriden Tarık’ın o soğuk, köşeli yüzü belirdi. Gözleri, Mirhan’ın üzerindeki o ıslak, eski ceketi ve çamur içindeki ayakkabılarını süzdü. Tiksinme yoktu bakışlarında; sadece bir aletin kullanışlılığını tartan ruhsuz bir analiz vardı. Tarık, yanındaki koltukta duran ince, lacivert renkli plastik bir dosyayı alıp camdan dışarı uzattı. Mirhan dosyayı alırken parmakları titriyordu ama bunu gizlemek için çenesini sıktı. Vural Bey’in dünyasına girmek, öylece elini kolunu sallayarak olmuyordu. Burası bir liyakat zinciriydi ve her yeni halka, kendi sağlamlığını kanıtlamak zorundaydı. Dosyanın üzerinde, Vural Bey’in o kusursuz, gümüş kabartmalı amblemi parlıyordu. İçinde tek bir sayfa kağıt vardı. Bir isim, bir adres ve ödenmemiş bir rakam; rakamın yanında kırmızı bir çarpı işareti. Tarık, cebinden çıkardığı sigarayı yakıp dumanını dışarı doğru üflerken, 'Vural Bey senin gibi sokak köpeklerinin açlığını sever,' dedi. Sesi, camı döven yağmur damlalarından daha hissizdi. 'Ama açlık tek başına yetmez. Dişlerin ne kadar keskin, onu görmemiz lazım. Bu adresteki ihtiyar, üç aydır Vural Bey’in cömertliğini suistimal ediyor. Korumasını sağladığımız o küçük dükkânın borcunu ödemiyor. O parayı bu gece alacaksın. Hepsini. Tek bir kuruş eksik olursa, o çamurlu sokağına geri dönersin. Ama bu kez yürüyerek değil, bir çuvalın içinde.' Araba camı aynı mekanik vızıltıyla yukarı kalktı ve siyah araç, ıslak asfaltta sessizce kayarak karanlıkta gözden kayboldu. Mirhan elindeki dosyaya baktı. Adres, çocukluğunun en karanlık, en aç günlerini geçirdiği, her köşesini ezbere bildiği o eski, yoksul Gültepe mahallesini gösteriyordu. Hedefin ismi ise beyninde şimşekler çaktırdı: Rıza Demir. Nam-ı diğer, Topal Rıza.

Topal Rıza, Gültepe’nin o dik, çamurlu yokuşunun köşesinde, derme çatma ahşap bir kulübede çay ve simit satan yaşlı bir adamdı. Yıllar önce geçirdiği bir kaza yüzünden sol bacağı aksar, yürürken tahta protezinin çıkardığı o ritmik tıkırtı sokağın sakinleri için bir saat gibi işlerdi. Ama Mirhan için Rıza, sadece bir çaycı değildi. Altı yıl önce, kışın en acımasız gününde, sokakta donmak üzereyken onu o izbe dükkânına alan, kömür sobasının yanına oturtup önüne dumanı tüten bir bardak sıcak çay ve yarım somun ekmek koyan tek insandı. O ekmeğin sıcaklığı, Rıza’nın o nasırlı, şefkatli eliyle saçlarını okşayışı, Mirhan’ın bu dünyada hissettiği yegane insani sıcaklıktı. Rıza ona 'evlat' demişti. Kendi çocukları onu çoktan terk etmişken, sokaktaki o kimsesiz, hırçın çocuğa merhamet göstermişti. Şimdi ise Vural Bey’in adamları, o şefkatli elin sahibini ezmesini, onun ekmeğini elinden almasını istiyordu. Bu, sadece bir tahsilat görevi değildi. Bu, Mirhan’ın içindeki son insani bağı, son vicdan kırıntısını koparıp atması için tasarlanmış vahşi bir sınavdı. Eğer parayı almazsa, Tarık’ın tehdidi gerçek olacaktı. Hem Rıza hem kendisi o çamurlu sokakta yok edilecekti. Alırsa, ruhunu tamamen şeytana teslim etmiş olacaktı.

Gültepe’nin yokuşunu tırmanırken, adımları her zamankinden daha ağırdı. Yağmur, yokuşun yukarısından aşağıya doğru çamurlu küçük nehirler akıtıyor, ayakkabılarının içine sızan buz gibi su ayaklarını uyuşturuyordu. Cebindeki ipek mendile dokundu. İpeğin o pürüzsüz dokusu, parmak uçlarındaki nasırlarla buluştuğunda ona ulaşmak istediği o görkemli geleceği hatırlattı. Ama burnuna gelen o sandal ağacı kokusu, bu kez ona huzur değil, midesini bulandıran bir suçluluk hissi veriyordu. 'Neden o?' diye düşündü. Neden bu koca şehirde, binlerce insanın içinde ilk kurbanı, ona hayat veren adam olmak zorundaydı? Sistem, onun zayıflığını biliyor olabilir miydi? Hayır, Vural Bey gibi bir devin onun küçük geçmişiyle ilgilenecek kadar vakti olamazdı. Bu sadece kaderin acımasız, alaycı bir oyunuydu. Yokuşun tepesine vardığında, Rıza’nın o küçük kulübesini gördü. Naylon brandalarla rüzgârdan korunmaya çalışılmış, içerideki cılız sarı ışığın dışarıya zar zor sızdığı o tanıdık sığınak. Sobanın borusundan çıkan cılız duman, yağmurun altında kayboluyordu. Kulübenin penceresinden içeri baktığında, Rıza’yı gördü. İhtiyar, eski bir hırkaya sarınmış, titreyen elleriyle sobaya bir parça odun atmaya çalışıyordu. Sol bacağını arkasından sürürken yüzündeki o yorgun acı, Mirhan’ın göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi. Zihnindeki o ses, geçmişin hayaletlerini çağırdı: 'Ye evlat, sıcak sıcak ye... Sokak adamı üşütür ama açlık öldürür.' Rıza’nın o günkü sesi kulaklarında çınlarken, Mirhan ceketinin yakasını kaldırdı. Yüzünü gölgelemek, o tanıdık gözlerin içine bakarken kendi utancını gizlemek istiyordu. Ama kaçış yoktu. Ya o çamurun içinde boğulacak ya da çamuru başkalarının üzerine sıçratarak yükselecekti.

Tam kulübenin kapısına yönelecekken, sokağın köşesinde, karanlığa gömülmüş bir başka aracın varlığını fark etti. Farları kapalı, motoru rölantide çalışan gri bir sedan. Camlarının arkasındaki karaltıların, doğrudan onu izlediğini biliyordu. Tarık’ın adamları oradaydı. Mirhan’ın tereddüt edip etmeyeceğini, o ihtiyar çaycıya acıyıp acımayacağını görmek için bekliyorlardı. Eğer içeri girip boş elle çıkarsa, o arabanın kapıları açılacak ve sokak sessizce iki cesedi birden yutacaktı. O an anlamıştı; bu dünyada merhamete yer yoktu. Merhamet, sadece zayıfların uydurduğu, güçlülerin ise kendi yollarını açmak için çiğneyip geçtiği bir yalandı. Eğer o restoranın altın kapısından içeri girmek, o zırhlı araçların arkasında oturmak istiyorsa, önce içindeki o zayıf çocuğu, o minnettar serseriyi öldürmeliydi. Avucunu sıktı. Parmaklarının arasındaki kartvizitin sert köşeleri tenini acıttı. Derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o tereddüt, o insani yumuşaklık saniyeler içinde buharlaştı. Yerini, Vural Bey’in gözlerindeki o ruhsuz, matematiksel soğukluğa bıraktı. Adımlarını kulübenin kapısına doğru yönlendirdi. Naylon brandayı sertçe kenara çekip içeri girdiğinde, kapının üzerindeki küçük rüzgâr çanı tiz bir ses çıkararak sallandı.

Rıza, kapının açılmasıyla birlikte irkilerek başını kaldırdı. Yaşlı, kırışıklıklarla dolu yüzü, kapıda dikilen Mirhan’ı görünce önce şaşkınlıkla, ardından tarif edilemez bir sevinçle aydınlandı. Elindeki odun maşasını yere bırakıp, aksayan bacağına aldırmadan hızla öne doğru atıldı. 'Mirhan?' dedi, sesi titriyordu. 'Evlat... Neredesin sen? Aylardır seni arıyorum sokaklarda. Başına bir şey geldi sandım.' İhtiyar, kollarını açıp ona sarılmak istedi. Ama Mirhan, tek bir adım bile atmadı. Gövdesini dik tuttu, yüzündeki o maskeyi bozmadı. Soğuk, donuk gözlerini ihtiyarın gözlerine dikti. Rıza, onun bu mesafeli duruşunu, üzerindeki o yeni ama ucuz takımı görünce duraksadı. Kollarını yavaşça yanına indirdi. Yüzündeki o babacan ifade, yerini derin bir endişeye bıraktı. 'Evlat... Sana ne oldu böyle? Bu halin nedir?' 'Ben buraya çay içmeye gelmedim, Rıza Efendi,' dedi Mirhan. Sesi, kendi sesinden çok, az önce arabanın içinden ona hitap eden Tarık’ın o mekanik, ruhsuz tınısına benziyordu. Kendi kulaklarına bile yabancı gelen bu ton, kulübenin içindeki o sıcak havayı anında dondurdu. Rıza’nın gözleri kısıldı. 'Rıza Efendi mi? Sen bana hiç böyle demezdin Mirhan... Ne istiyorsun?' Mirhan cebinden o lacivert dosyayı çıkarıp sobanın üzerindeki eski masaya fırlattı. Dosya, masanın üzerindeki boş çay bardaklarını titreterek düştü. 'Vural Bey’in selamı var,' dedi Mirhan, kelimeleri tek tek, acımasızca vurgulayarak. 'Üç aylık kira ve koruma bedeli. Toplam on iki bin lira. Nakit olarak alacağım. Hemen şimdi.' İhtiyar, masanın üzerindeki dosyaya, ardından Mirhan’ın yüzüne baktı. Gözlerinde öfke değil, çok daha ağır bir şey, saf bir hayal kırıklığı ve acı belirdi. 'Vural Bey mi?' dedi kısık bir sesle. 'Sen... O kan emicilerin, o katillerin adamı mı oldun? Seni o sokaklardan kurtaran, önüne sıcak çorba koyan bu adama haraç kesmeye mi geldin?' Mirhan içindeki o yükselen çığlığı, o çocuksu vicdanı ezmek için masanın üzerindeki boş bardaklardan birini eliyle sertçe itti. Bardak yere düşüp büyük bir gürültüyle tuzla buz olurken, Rıza irkilerek geri çekildi. 'Bana geçmişi anlatma ihtiyar!' diye bağırdı Mirhan. Sesi kulübenin dar duvarlarında yankılandı. 'Geçmiş bitti. Ben o çamurun içinde ölmeyi reddettim. Şimdi ya o parayı verirsin ya da bu gece bu kulübeyle birlikte seni de o çamura gömerler. Dışarıdaki arabayı görüyor musun? Onlar benim gibi konuşmaz. Onlar doğrudan kırar. Kararını ver. Vural Bey’in sabrı da, benim vaktim de bitti.'

Rıza, titreyen ellerini göğsüne bastırdı. Mirhan’ın gözlerindeki o karanlığı, o geri dönüşü olmayan kararlılığı gördüğünde içindeki son umut ışığı da söndü. Yavaşça, arkasındaki tezgahın altına doğru eğildi. Aksayan bacağının çıkardığı o tıkırtı, Mirhan’ın zihninde bir celladın adımları gibi çınladı. İhtiyar, tezgahın altından eski, paslı bir bisküvi kutusu çıkardı. Kutunun kapağını açtığında, içinde rulo yapılmış, lastikle tutturulmuş buruşuk para desteleri göründü. Bunlar, ihtiyarın yıllarca her gün sabahın köründe kalkıp, o soğukta çay satarak, bozuk paraları biriktirerek kızının ilaçları ve kendi protezi için bir kenara koyduğu hayatıydı. Rıza, parayı kutudan çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Elleri o kadar çok titriyordu ki, paralar masanın üzerine dağıldı. 'Al,' dedi ihtiyar. Sesi artık öfkeli değil, tamamen ölüydü. 'Al ve git. Ama şunu bil Mirhan... O parayı aldığında, sadece benim hayatımı değil, kendi ruhunu da satın alıyorsun. O paranın üzerindeki çamur, senin o şık takımlarında ne kadar yıkarsan yıka çıkmayacak. Seni o sokaklardan kurtaran o sıcak çorbaya, o ekmeğe yazıklar olsun.' Mirhan, ihtiyarın gözlerine bakmamak için gözlerini masaya dikti. Paraları hızla toplayıp ceketinin cebine, o ipek mendilin yanına tıktı. Kirli, buruşuk kağıt paralar, ipek mendilin o pürüzsüz dokusuna karıştı. Ruhunun derinliklerinde, sanki cam bir vazo yere düşüp kırılmış gibi, ince ama telafi edilemez bir çatlama sesi duydu. Bu, vicdanının ilk çatlağıydı. Ve o çatlak, bir daha asla kapanmayacaktı. Arkasını döndü, naylon brandayı çekip kulübenin o sıcak havasından, dışarıdaki o buz gibi çamurlu yağmurun altına kendini fırlattı.

Yağmur yüzünü döverken, sokağın köşesinde bekleyen gri sedanın kapısı açıldı. Mirhan, adımlarını oraya doğru yöneltti. Arka koltuğa oturduğunda, içerideki o ağır sigara dumanı ve rutubet kokusu onu karşıladı. Ön koltuktaki adam, Tarık’ın sağ kolu olan o kemirgen yüzlü esmer tetikçiydi. Mirhan’a dönüp sırıttı. 'Aferin sokak köpeği,' dedi. 'Dişlerin olduğunu kanıtladın. Tarık Bey seni bekliyor.' Mirhan cevap vermedi. Cebindeki paraları ve o çamurlu kartviziti çıkardı. Paralar çamur içindeydi, tıpkı onun geleceği gibi. Ama o arabanın sıcaklığında, dışarıdaki o soğuk yokuşa bakarken, içindeki o sızının yerini yavaş yavaş soğuk bir kararlılık alıyordu. Bedeli ödemişti. Artık o çamurdan çıkmıştı ama ruhu o kulübenin içinde, o kırık bardağın yanında kalmıştı. Araba hareket edip Gültepe’nin karanlık sokaklarında kaybolurken, cebindeki telefon titredi. Bu kez arayan doğrudan Tarık’tı. Yeni bir iş, yeni bir eşik onu bekliyordu. Kaderin çarkı dönmeye başlamıştı ve Mirhan, o çarkın altında ezilmemek için daha çok can yakması gerektiğini artık çok iyi biliyordu.

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

- DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU -

  Mirhan'ın en zor sınavı geçip Topal Rıza'nın parasını alarak Vural Bey'in yanında kalıcı bir yer edinebilecek mi?

  Vicdanındaki bu ilk çatlak, onu ileride daha acımasız adımlar atmaya mı zorlayacak, yoksa bir noktada geçmişin pişmanlığıyla yüzleşecek mi?

  Gültepe mahallesindeki bu ilk tahsilat, yolları henüz kesişmemiş olan Arda ile Mirhan'ı nasıl karşı karşıya getirecek?

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

BEŞİNCİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE…







Yorum

Podcast Dinle @MebBjk İzle Destek Ol