ÇAMURDAKİ VİCDAN
――――――――――――――――――――――――――――――――――――――――
📖 Kaçırdın mı? — Önceki bölümde:
Arda,
dedesinden miras kalan gizemli mühürle dükkânına saldıran Vural Bey'in
adamlarının karanlık niyetlerini görerek ölümcül bir saldırıdan sağ çıkmayı
başarmıştı. Dükkânı yağmalanmış olsa da mührün bahşettiği bu tehlikeli gücün
farkına varmıştı. Şehrin diğer ucunda ise Mirhan, çamurlu sokaklardan kurtulup
lüksün ve gücün dünyasına adım atmak için Vural Bey'in verdiği siyah
kartvizitteki gizemli numarayı aramıştı.
――――――――――――――――――――――――――――――――――――――――
Telefonun ahizesinden sızan o mekanik ses, Mirhan’ın zihninde saatlerdir yankılanan bir infaz kararı gibiydi. O gece yağan yağmur, kentin lağım kokan sokaklarını temizlemeye yetmemiş, aksine yerdeki çamurla birleşerek insanın üzerine yapışan ağır, yapış yapış bir tabakaya dönüştürmüştü. Karaköy’ün izbe, terkedilmiş antrepolarının arkasındaki o dar sokakta dikilirken, mat siyah kartviziti avucunda öyle sıkı tutuyordu ki gümüş renkli kabartma numara parmaklarının arasına gömülmüştü. Rüzgâr, boğazın tuzlu ve isli kokusunu yüzüne çarparken, uzaklardan gelen bir araba motorunun boğuk homurtusu sessizliği yırttı. İki devasa far, karanlık sokağı ve yağmur damlalarını delerek Mirhan’ın üzerinde odaklandı. Işık o kadar güçlüydü ki, gözlerini kısmak ve başını yana çevirmek zorunda kaldı.
Gelen araç, Vural Bey’in o gece restoranın önünde bindiği zırhlı hayaletin ta kendisiydi. Araba, çamurlu su birikintisini yara yara, tek bir ses bile çıkarmadan tam önünde durdu. Arka cam pürüzsüz bir vızıltıyla aşağı indiğinde, içerideki o ağır sandal ağacı ve pahalı deri kokusu sokağın çürümüş havasını bir anda yok etti. Mirhan, o kokuyu tekrar içine çektiğinde ciğerlerinin yandığını hissetti. Bu, boyun eğdiren, sahip olan, hükmeden itibarın kokusuydu. Ve o kokunun esiri olmuştu.İçeriden Tarık’ın o soğuk, köşeli yüzü
belirdi. Gözleri, Mirhan’ın üzerindeki o ıslak, eski ceketi ve çamur içindeki
ayakkabılarını süzdü. Tiksinme yoktu bakışlarında; sadece bir aletin
kullanışlılığını tartan ruhsuz bir analiz vardı. Tarık, yanındaki koltukta
duran ince, lacivert renkli plastik bir dosyayı alıp camdan dışarı uzattı.
Mirhan dosyayı alırken parmakları titriyordu ama bunu gizlemek için çenesini
sıktı. Vural Bey’in dünyasına girmek, öylece elini kolunu sallayarak olmuyordu.
Burası bir liyakat zinciriydi ve her yeni halka, kendi sağlamlığını kanıtlamak
zorundaydı. Dosyanın üzerinde, Vural Bey’in o kusursuz, gümüş kabartmalı
amblemi parlıyordu. İçinde tek bir sayfa kağıt vardı. Bir isim, bir adres ve
ödenmemiş bir rakam; rakamın yanında kırmızı bir çarpı işareti. Tarık, cebinden
çıkardığı sigarayı yakıp dumanını dışarı doğru üflerken, 'Vural Bey senin gibi
sokak köpeklerinin açlığını sever,' dedi. Sesi, camı döven yağmur damlalarından
daha hissizdi. 'Ama açlık tek başına yetmez. Dişlerin ne kadar keskin, onu görmemiz
lazım. Bu adresteki ihtiyar, üç aydır Vural Bey’in cömertliğini suistimal
ediyor. Korumasını sağladığımız o küçük dükkânın borcunu ödemiyor. O parayı bu
gece alacaksın. Hepsini. Tek bir kuruş eksik olursa, o çamurlu sokağına geri
dönersin. Ama bu kez yürüyerek değil, bir çuvalın içinde.' Araba camı aynı
mekanik vızıltıyla yukarı kalktı ve siyah araç, ıslak asfaltta sessizce kayarak
karanlıkta gözden kayboldu. Mirhan elindeki dosyaya baktı. Adres, çocukluğunun
en karanlık, en aç günlerini geçirdiği, her köşesini ezbere bildiği o eski,
yoksul Gültepe mahallesini gösteriyordu. Hedefin ismi ise beyninde şimşekler
çaktırdı: Rıza Demir. Nam-ı diğer, Topal Rıza.
Topal Rıza, Gültepe’nin o dik, çamurlu
yokuşunun köşesinde, derme çatma ahşap bir kulübede çay ve simit satan yaşlı
bir adamdı. Yıllar önce geçirdiği bir kaza yüzünden sol bacağı aksar, yürürken
tahta protezinin çıkardığı o ritmik tıkırtı sokağın sakinleri için bir saat
gibi işlerdi. Ama Mirhan için Rıza, sadece bir çaycı değildi. Altı yıl önce,
kışın en acımasız gününde, sokakta donmak üzereyken onu o izbe dükkânına alan,
kömür sobasının yanına oturtup önüne dumanı tüten bir bardak sıcak çay ve yarım
somun ekmek koyan tek insandı. O ekmeğin sıcaklığı, Rıza’nın o nasırlı,
şefkatli eliyle saçlarını okşayışı, Mirhan’ın bu dünyada hissettiği yegane
insani sıcaklıktı. Rıza ona 'evlat' demişti. Kendi çocukları onu çoktan terk
etmişken, sokaktaki o kimsesiz, hırçın çocuğa merhamet göstermişti. Şimdi ise
Vural Bey’in adamları, o şefkatli elin sahibini ezmesini, onun ekmeğini elinden
almasını istiyordu. Bu, sadece bir tahsilat görevi değildi. Bu, Mirhan’ın
içindeki son insani bağı, son vicdan kırıntısını koparıp atması için
tasarlanmış vahşi bir sınavdı. Eğer parayı almazsa, Tarık’ın tehdidi gerçek
olacaktı. Hem Rıza hem kendisi o çamurlu sokakta yok edilecekti. Alırsa, ruhunu
tamamen şeytana teslim etmiş olacaktı.
Gültepe’nin yokuşunu tırmanırken, adımları
her zamankinden daha ağırdı. Yağmur, yokuşun yukarısından aşağıya doğru çamurlu
küçük nehirler akıtıyor, ayakkabılarının içine sızan buz gibi su ayaklarını
uyuşturuyordu. Cebindeki ipek mendile dokundu. İpeğin o pürüzsüz dokusu, parmak
uçlarındaki nasırlarla buluştuğunda ona ulaşmak istediği o görkemli geleceği
hatırlattı. Ama burnuna gelen o sandal ağacı kokusu, bu kez ona huzur değil,
midesini bulandıran bir suçluluk hissi veriyordu. 'Neden o?' diye düşündü. Neden
bu koca şehirde, binlerce insanın içinde ilk kurbanı, ona hayat veren adam
olmak zorundaydı? Sistem, onun zayıflığını biliyor olabilir miydi? Hayır, Vural
Bey gibi bir devin onun küçük geçmişiyle ilgilenecek kadar vakti olamazdı. Bu
sadece kaderin acımasız, alaycı bir oyunuydu. Yokuşun tepesine vardığında,
Rıza’nın o küçük kulübesini gördü. Naylon brandalarla rüzgârdan korunmaya
çalışılmış, içerideki cılız sarı ışığın dışarıya zar zor sızdığı o tanıdık
sığınak. Sobanın borusundan çıkan cılız duman, yağmurun altında kayboluyordu.
Kulübenin penceresinden içeri baktığında, Rıza’yı gördü. İhtiyar, eski bir
hırkaya sarınmış, titreyen elleriyle sobaya bir parça odun atmaya çalışıyordu.
Sol bacağını arkasından sürürken yüzündeki o yorgun acı, Mirhan’ın göğsüne
saplanan bir bıçak gibiydi. Zihnindeki o ses, geçmişin hayaletlerini çağırdı:
'Ye evlat, sıcak sıcak ye... Sokak adamı üşütür ama açlık öldürür.' Rıza’nın o
günkü sesi kulaklarında çınlarken, Mirhan ceketinin yakasını kaldırdı. Yüzünü
gölgelemek, o tanıdık gözlerin içine bakarken kendi utancını gizlemek
istiyordu. Ama kaçış yoktu. Ya o çamurun içinde boğulacak ya da çamuru başkalarının
üzerine sıçratarak yükselecekti.
Tam kulübenin kapısına yönelecekken,
sokağın köşesinde, karanlığa gömülmüş bir başka aracın varlığını fark etti.
Farları kapalı, motoru rölantide çalışan gri bir sedan. Camlarının arkasındaki
karaltıların, doğrudan onu izlediğini biliyordu. Tarık’ın adamları oradaydı.
Mirhan’ın tereddüt edip etmeyeceğini, o ihtiyar çaycıya acıyıp acımayacağını
görmek için bekliyorlardı. Eğer içeri girip boş elle çıkarsa, o arabanın
kapıları açılacak ve sokak sessizce iki cesedi birden yutacaktı. O an
anlamıştı; bu dünyada merhamete yer yoktu. Merhamet, sadece zayıfların
uydurduğu, güçlülerin ise kendi yollarını açmak için çiğneyip geçtiği bir
yalandı. Eğer o restoranın altın kapısından içeri girmek, o zırhlı araçların
arkasında oturmak istiyorsa, önce içindeki o zayıf çocuğu, o minnettar
serseriyi öldürmeliydi. Avucunu sıktı. Parmaklarının arasındaki kartvizitin
sert köşeleri tenini acıttı. Derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o tereddüt, o
insani yumuşaklık saniyeler içinde buharlaştı. Yerini, Vural Bey’in
gözlerindeki o ruhsuz, matematiksel soğukluğa bıraktı. Adımlarını kulübenin
kapısına doğru yönlendirdi. Naylon brandayı sertçe kenara çekip içeri
girdiğinde, kapının üzerindeki küçük rüzgâr çanı tiz bir ses çıkararak
sallandı.
Rıza, kapının açılmasıyla birlikte
irkilerek başını kaldırdı. Yaşlı, kırışıklıklarla dolu yüzü, kapıda dikilen
Mirhan’ı görünce önce şaşkınlıkla, ardından tarif edilemez bir sevinçle
aydınlandı. Elindeki odun maşasını yere bırakıp, aksayan bacağına aldırmadan
hızla öne doğru atıldı. 'Mirhan?' dedi, sesi titriyordu. 'Evlat... Neredesin
sen? Aylardır seni arıyorum sokaklarda. Başına bir şey geldi sandım.' İhtiyar,
kollarını açıp ona sarılmak istedi. Ama Mirhan, tek bir adım bile atmadı.
Gövdesini dik tuttu, yüzündeki o maskeyi bozmadı. Soğuk, donuk gözlerini
ihtiyarın gözlerine dikti. Rıza, onun bu mesafeli duruşunu, üzerindeki o yeni
ama ucuz takımı görünce duraksadı. Kollarını yavaşça yanına indirdi. Yüzündeki
o babacan ifade, yerini derin bir endişeye bıraktı. 'Evlat... Sana ne oldu
böyle? Bu halin nedir?' 'Ben buraya çay içmeye gelmedim, Rıza Efendi,' dedi
Mirhan. Sesi, kendi sesinden çok, az önce arabanın içinden ona hitap eden
Tarık’ın o mekanik, ruhsuz tınısına benziyordu. Kendi kulaklarına bile yabancı gelen
bu ton, kulübenin içindeki o sıcak havayı anında dondurdu. Rıza’nın gözleri
kısıldı. 'Rıza Efendi mi? Sen bana hiç böyle demezdin Mirhan... Ne istiyorsun?'
Mirhan cebinden o lacivert dosyayı çıkarıp sobanın üzerindeki eski masaya
fırlattı. Dosya, masanın üzerindeki boş çay bardaklarını titreterek düştü.
'Vural Bey’in selamı var,' dedi Mirhan, kelimeleri tek tek, acımasızca
vurgulayarak. 'Üç aylık kira ve koruma bedeli. Toplam on iki bin lira. Nakit
olarak alacağım. Hemen şimdi.' İhtiyar, masanın üzerindeki dosyaya, ardından
Mirhan’ın yüzüne baktı. Gözlerinde öfke değil, çok daha ağır bir şey, saf bir
hayal kırıklığı ve acı belirdi. 'Vural Bey mi?' dedi kısık bir sesle. 'Sen... O
kan emicilerin, o katillerin adamı mı oldun? Seni o sokaklardan kurtaran, önüne
sıcak çorba koyan bu adama haraç kesmeye mi geldin?' Mirhan içindeki o yükselen
çığlığı, o çocuksu vicdanı ezmek için masanın üzerindeki boş bardaklardan
birini eliyle sertçe itti. Bardak yere düşüp büyük bir gürültüyle tuzla buz
olurken, Rıza irkilerek geri çekildi. 'Bana geçmişi anlatma ihtiyar!' diye
bağırdı Mirhan. Sesi kulübenin dar duvarlarında yankılandı. 'Geçmiş bitti. Ben
o çamurun içinde ölmeyi reddettim. Şimdi ya o parayı verirsin ya da bu gece bu
kulübeyle birlikte seni de o çamura gömerler. Dışarıdaki arabayı görüyor musun?
Onlar benim gibi konuşmaz. Onlar doğrudan kırar. Kararını ver. Vural Bey’in
sabrı da, benim vaktim de bitti.'
Rıza, titreyen ellerini göğsüne bastırdı.
Mirhan’ın gözlerindeki o karanlığı, o geri dönüşü olmayan kararlılığı
gördüğünde içindeki son umut ışığı da söndü. Yavaşça, arkasındaki tezgahın
altına doğru eğildi. Aksayan bacağının çıkardığı o tıkırtı, Mirhan’ın zihninde
bir celladın adımları gibi çınladı. İhtiyar, tezgahın altından eski, paslı bir
bisküvi kutusu çıkardı. Kutunun kapağını açtığında, içinde rulo yapılmış,
lastikle tutturulmuş buruşuk para desteleri göründü. Bunlar, ihtiyarın yıllarca
her gün sabahın köründe kalkıp, o soğukta çay satarak, bozuk paraları biriktirerek
kızının ilaçları ve kendi protezi için bir kenara koyduğu hayatıydı. Rıza,
parayı kutudan çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Elleri o kadar çok titriyordu
ki, paralar masanın üzerine dağıldı. 'Al,' dedi ihtiyar. Sesi artık öfkeli
değil, tamamen ölüydü. 'Al ve git. Ama şunu bil Mirhan... O parayı aldığında,
sadece benim hayatımı değil, kendi ruhunu da satın alıyorsun. O paranın
üzerindeki çamur, senin o şık takımlarında ne kadar yıkarsan yıka çıkmayacak.
Seni o sokaklardan kurtaran o sıcak çorbaya, o ekmeğe yazıklar olsun.' Mirhan,
ihtiyarın gözlerine bakmamak için gözlerini masaya dikti. Paraları hızla
toplayıp ceketinin cebine, o ipek mendilin yanına tıktı. Kirli, buruşuk kağıt
paralar, ipek mendilin o pürüzsüz dokusuna karıştı. Ruhunun derinliklerinde,
sanki cam bir vazo yere düşüp kırılmış gibi, ince ama telafi edilemez bir
çatlama sesi duydu. Bu, vicdanının ilk çatlağıydı. Ve o çatlak, bir daha asla
kapanmayacaktı. Arkasını döndü, naylon brandayı çekip kulübenin o sıcak
havasından, dışarıdaki o buz gibi çamurlu yağmurun altına kendini fırlattı.
Yağmur yüzünü döverken, sokağın köşesinde
bekleyen gri sedanın kapısı açıldı. Mirhan, adımlarını oraya doğru yöneltti.
Arka koltuğa oturduğunda, içerideki o ağır sigara dumanı ve rutubet kokusu onu
karşıladı. Ön koltuktaki adam, Tarık’ın sağ kolu olan o kemirgen yüzlü esmer
tetikçiydi. Mirhan’a dönüp sırıttı. 'Aferin sokak köpeği,' dedi. 'Dişlerin
olduğunu kanıtladın. Tarık Bey seni bekliyor.' Mirhan cevap vermedi. Cebindeki
paraları ve o çamurlu kartviziti çıkardı. Paralar çamur içindeydi, tıpkı onun geleceği
gibi. Ama o arabanın sıcaklığında, dışarıdaki o soğuk yokuşa bakarken, içindeki
o sızının yerini yavaş yavaş soğuk bir kararlılık alıyordu. Bedeli ödemişti.
Artık o çamurdan çıkmıştı ama ruhu o kulübenin içinde, o kırık bardağın yanında
kalmıştı. Araba hareket edip Gültepe’nin karanlık sokaklarında kaybolurken,
cebindeki telefon titredi. Bu kez arayan doğrudan Tarık’tı. Yeni bir iş, yeni
bir eşik onu bekliyordu. Kaderin çarkı dönmeye başlamıştı ve Mirhan, o çarkın
altında ezilmemek için daha çok can yakması gerektiğini artık çok iyi
biliyordu.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
- DÖRDÜNCÜ
BÖLÜMÜN SONU -
→ Mirhan'ın en zor sınavı geçip Topal Rıza'nın parasını alarak
Vural Bey'in yanında kalıcı bir yer edinebilecek mi?
→ Vicdanındaki bu ilk çatlak, onu ileride daha acımasız adımlar
atmaya mı zorlayacak, yoksa bir noktada geçmişin pişmanlığıyla yüzleşecek mi?
→ Gültepe mahallesindeki bu ilk tahsilat, yolları henüz kesişmemiş
olan Arda ile Mirhan'ı nasıl karşı karşıya getirecek?
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
BEŞİNCİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE…


Yorum